BÜLENT GÜRSOY                                                                           


Farklı zamanlarda, farklı uğraşlarla ve hissettiğim gereksinimlerle yazdığım, çeşitli dergilerde, Antalya "Akdeniz ATILIM Gazetesi"nde, birtakım bültenlerde ve medyada yayınlanmış yazılarımdan bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim ve merak eden dostlarımız ve araştırma  ilgisi olan aydın insanlarımız için bu bağlantıyı  oluşturdum. Zaman zaman başka yazılarımı da buraya ekleyeceğim ve sizlerle paylaşacağım.

İlginiz ve paylaşımınız için teşekkür ediyor,

saygılarımı sunuyorum.

 

MAKALELER

BAŞLIKLAR

Taktiklerin Tayibi

Son Dakika

Atatürk’ün gençliğe hitabında, uyarıyla işaret ettiği gün bu gündür
Ayağı Yere Basmayan Hayaller
Yine Tilkiler Dolaşıyor
Zor Kehanet
Kanlı mı, kansız mı?
Toplumsal Harakiri

Ahu Kadınlar
Her Şeye Rağmen
Özal’ı Tarihe Gömerken
Emek-Enerji, Eşitlik-Denklik, Bireysel Çıkar - Toplumsal Çıkar
Mega Yolsuzluk
Genelde Ve Türkiye Özelinde İnsan Hakları
Kurultayın ardından sevinmeli mi, ağlamalı mı?
Görevden Kaçmayalım

                                                                                                       

ÖZETLER 


TAKTİKLERİN TAYİBİ                                  

25.04.2007 / “Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarlığı Yarışmasına Gönderilmiştir.” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak sık sık dile getirdiği strateji ve taktik kavramlarının son anlar yaklaştıkça iyice magazinsel bir hal aldığını hep birlikte izliyoruz...

SON DAKİKA 

23.04.2007 “Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarlığı Yarışmasına Gönderilmiştir.” 

Cumhurbaşkanlığı ile ilgili süreç hızla ilerliyor. Bu sürecin bir hukuksal boyutu bir de algısal boyutu olduğu yadsınamaz. Hukuksal süreçte 367 milletvekiliyle oturumun açılması en büyük tartışmayı oluştururken, algısal süreçte AKP milletvekillerinin yeterli temsil gücünün olmadığından, devletin şeriatçı güçler tarafından ele geçirileceğine kadar farklı boyutlarda algılamalar temel tartışma konularını oluşturuyor...

ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABINDA, UYARIYLA İŞARET ETTİĞİ GÜN BUGÜNDÜR.   

Haziran-2002

Ekonomik krizden bu yana "ortaya çıkan en önemli etki nedir?" derseniz , bana göre: "İnsanların gelecek kaygılarının ve umutsuzluklarının zirveye çıkmasıdır" derim.

Bu bahisten yola çıkarak durumun sadece ekonomik kayıplardan dolayı oluştuğunu belirttiğimi sanmayın. Ekonomik daralma ve bunun getirdiği maddi sıkıntılar olayın sadece bir boyutudur. Büyük ölçekte olayın diğer boyutunda bulunan; ülkenin yönetim biçimindeki sistematik yoksunluklar, yönetimdekilerin beceriksizliği ve gelecek vaadetmiyor olmaları, umutsuzluğun temel nedenini oluşturmaktadır...

                                                                      

YİNE TİLKİLER DOLAŞIYOR

1995 / Akdeniz Atılım Gzt.

Bu günlerde bir seçim tartışmasıdır giderken, yine kimlerin kafasında kaç tane tilki dolaştığını düşünmeden edemiyorum. Verilen izlenim o ki, bu ara dolaşan tilkiler rahmetli İnönü'nün tilkilerini geçmiş durumda.

Seçimin 24 Aralıkta yapılması "Anayasa Mahkemesi'ne iptali yönünde  başvurulmazsa" şimdilik kesin görünüyor...

  

ZOR KEHANET

1995/Akdeniz Atılım Gzt.

Çok bilinmeyenli bir seçimin pürüzlü yörüngesine kesin bir şekilde girmiş bulunuyoruz. Artık seçime giden Türkiye'yi kimse bu yörüngeden çıkaramaz.

Ancak seçime bir aydan az zaman kalmışken ortaya çıkan gelişmeler, girilen yörüngenin bir mayın tarlası haline gelmesine ve seçmen için bubi tuzaklarıyla dolu bir korku tünelinden farksız olmasına neden oluyor...

                                                                                           

KANLI MI, KANSIZ MI?

1995/Akdeniz Atılım Gzt.

Seçimlerle ilgili yapılan çalışmalarda akılda tutulacaklar listesinin en başında yer alan konu "ne yapılsa da Refah iktidarı önlense" düşüncesinin oluşturduğu Refah'tan kurtulma konusundan başka bir şey değil. Refah Partisi dışındaki tüm partilerde böyle bir korku yer etmiş durumda. Bu durumun oluşmaması için de ellerinden geleni yaptıklarını sanıyorlar veya canla başla yapmaya gayret ediyorlar...

                                                                                 

TOPLUMSAL HARAKİRİ

1995/Akdeniz Atılım Gzt.

Allah aşkına söyler misiniz bizim neremiz doğru. Bireyden itibaren aileye, oradan gruplara, örgütlere, kurumlara, yerel veya merkezi yöneticilere kadar hepimiz sürekli hata yapıyoruz. Hiç birimiz de yaptığımız hataları deneyim haline getirmiyoruz. Mutlaka istisnalarımız vardır ama genelimiz böyleyiz...

          
                                     

AH ŞU KADINLAR

1995/Akdeniz Atılım Gzt.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği 5 Aralık günü, çeşitli programlar, toplantılar ve söylevlerle kutlandı. Kadınlarımız da bunları güzel güzel dinlediler ve "ne kadar iyi yapılmış da bu haklar 60 yılın üzerinde bir süre önce kadına verilmiş diye sevinerek geçmişten gelen ılık, nostaljik bir atmosfere kapıldılar...

                                                                                 

HER ŞEYE RAĞMEN

1995/Akdeniz Atılım Gzt.

Türkiye çok ilginç bir ülke, bunca düzeysizliğe rağmen, bunca yetenekten uzak siyasetçi ve yönetim kadrolarına rağmen, bunca hırsıza, bunca yolsuza, bunca arsıza rağmen halen dimdik ayakta durabiliyor.

Herkes kendi çıkarları doğrultusunda bir başka siyasi dolap içerisinde dönerken halk her zaman aptal ve enayi yerine konuluyor...

                                  

ÖZAL'I TARİHE GÖMERKEN

Mayıs 1993/Genç GELECEK

Cumhurbaşkanı Özal kimdi? Bu konuda çok şeyler yazıldı çizildi, kendisine çok kızıldığı oldu, çok sayıda suçlamalara maruz kaldı, her hareketi, her davranışı topluma aykırı olarak nitelendi. Toplumun ahlakını bozduğu, bizi Amerika'nın kucağına oturttuğu iddia edildi. Ailesine çok büyük bir servet kazandırdığı ortaya atıldı, kanunsuzluğu, kural dışılığı eleştirildi. Bunlarla birlikte çok da seveni oldu. Otoyol ağı, telekomünikasyon, para-kredi sistemi, serbest piyasa ekonomisi gibi alanlarda Türkiye'ye çağ atlattığına girişimci insan tipi yaratmak hoşgörü, değişim ve büyük düşünme gibi konularda Türk insanının kafa yapısını değiştirdiğine inananların sayısı gitgide arttı...

EMEK-ENERJİ

EŞİTLİK-DENKLİK

BİREYSEL ÇIKAR - TOPLUMSAL ÇIKAR

Temmuz 1993/Genç GELECEK

Türkiye çok değişik bir noktaya geldi. 1980 / 12 Eylül Darbesi öncesinde iki ana damarda toplanan bizler genelde katı çizgilerle, belirgin sınırlarla birbirimizden ayrılıyorduk. Ben o dönemde 10-15 yaşlarımı yaşıyordum. Ailemiz de köklerinin en uçlarına kadar kuvai-milliyeci, CHP'li ve sonuçta ortanın solcusu derken Türkiye'nin iki ana kampından solda olanını tercih etmişti. Bu tercih, aile ortamının, toplum ilişkilerinin tüm noktalarına nüfuz etmiş, benim benliğime de hakim olmuştu.

Bu yolda hep inançla yürüdüm. Bundan sonra da inançla mücadelemi sürdüreceğim. Fakat, o dönemi ve gelişmeleri iyi gözden geçirmek ve halkın ilgi alanının nereye yöneldiğini kaçırmadan, çağın gelişiminin gerisinde kalmadan ve hatta önüne geçebilme mücadelesi vererek, ilericiliği elden bırakmadan bu savaşımı sürdürmek gerekiyor...

                                                                      

MEGA YOLSUZLUK

Ağustos 1993/Genç GELECEK

Ülkemiz aşırı ilginç bir ülke. Bizler, yolsuz köyler, yolsuz kasabalar, yolsuz şehirleri çok gördük, ama yolsuz memurları, yolsuz müdürleri, yolsuz bürokratları, milletvekillerini, bakanları vs. hiiiç görmedik diyeceğimi sandınızsa da onları da çooook gördük "BENİM SEVGİLİ VATANDAŞLARIM". Bu yolsuzlar çok fenadırlar ve çeşitli kategorilere ayrılırlar. Az yolsuzlar, çok yolsuzlar, süper yolsuzlar ve "Mega Yolsuzlar". Devir değişti, artık en son kategoride yarışıyorlar. Şimdi MEGA Yolsuzluk zamanı "BENİM SEVGİLİ VATANDAŞLARIM" ...

                              

GENELDE VE TÜRKİYE ÖZELİNDE İNSAN HAKLARI

Aralık 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

İnsan hakları genel olarak kadın ve erkeğin eşit biçimde sahip oldukları vatandaşlık, toplumsal ve ekonomik hakları içeren geniş kapsamlı bir varoluş kavramıdır. Gelecek kuşakların haklarını da bünyesinde barındıran bu kavram hiçbir ayırım yapılmadan savunulmalıdır. Bu haklar "bütün insanların yaş, cinsiyet, kültür, din, toplumsal ya da etnik ayırım gözetmeksizin eşit değerde oldukları" ilkesine dayanır.

İnsan hakları bölünemez. Bu hakların çiğnendiği her ortamda, insanların oy hakkının, görüşlerini ifade özgürlüğünün olmadığı yerlerde, idareye katılma hakkının bulunmadığı her toprak parçasında, demokrasi tehlike içindedir. Bireylerin insan haklarından yoksun bırakıldıkları hiçbir yerde sosyal refah sağlanamaz. Toplumsal eşitsizliğin iç barışı tehdit ettiği her yerde insan hakları da tehlike içindedir...


KURULTAYIN ARDINDAN SEVİNMELİ Mİ, AĞLAMALI MI?

Mart 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

25-26 Ocak 1992 Sosyal Demokrat taban için yeni bir dönüm noktasıdır. Bu noktaya gelirken yine kısır tartışmalara girilmiştir. Kısır tartışmalar diyorum, çünkü somut çözümler, amaç ve ilkeler, gelecek hazırlıkları geri planda kalırken liderlik yarışı ön plana geçmiştir.

Bu noktada bir parça geriye gidecek olursak kurultay öncesi tartışmaları karşılıklı belli kalıplar halinde toparlayabiliriz...

                                                          

GÖREVDEN KAÇMAYALIM

Ocak 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

12 Eylül'ün depolitizasyon ortamında Lise 1. Sınıfa başladım ve o ortamda yetişerek üniversiteyi okudum. O ortamın sonucu olan köşe dönücü fikirlere hapsolmuş insanların arasında piyasanın ortasına düştüm. Benim gibi bir çok arkadaşım da aynı süzgeçten geçtiler. Kimi serbest çalıştı, kimi özel, kimi de kamu kuruluşlarında görev aldılar. Kimileri de halen yolunu çizememiş durumda.

Politikayı küçüklüğümden beri sevdim, halen de seviyorum. Sorunları tartışmayı, bu sorunlara çözüm üretmeyi ve çözümlerden sonuç almayı seviyorum. Ülkemizin çağdaş bir konuma oturması için politikanın üst düzeyde ve sağlıklı yapılması gerektiğine inanıyorum. Politikacıların parmakla gösterilmesini, saygın insanlar olmasını istiyorum...

AYAĞI YERE BASMAYAN HAYALLER

15 Şubat 2001 / İMO Bülten

Biz insanların belki en güzel belki de en aptalca özelliklerinden biridir hayal kurmak.

Hayal kurmanın ne zaman güzel ne zaman aptalca olacağı da bize bağlıdır neyse ki.

İddialı bir cümle kayıt  edeceğim izninizle: "Bir toplumun ayağa kalkabilmesi ve ayakta kalabilmesinin temel unsurudur hayaller, eğer doğru inşaa edilirlerse".

Diğer toplumları bilmiyorum ama kendi içinde bulunduğum toplumla ilgili oluşan bir çok yargımdan biri de hayallerimizi bile doğru kuramadığımızdır.


YAZILAR

TAKTİKLERİN TAYİBİ                   

25.04.2007 / "Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarlığı Yarışmasına Gönderilmiştir."

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak sık sık dile getirdiği strateji ve taktik kavramlarının son anlar yaklaştıkça iyice magazinsel bir hal aldığını hep birlikte izliyoruz.

Bir yandan magazinleşen, bir yandan da kronikleşen aday açıklama süreci, Tayyip Erdoğan tarafından son güne kadar aslında kendi açısından iyi hesaplanmış bir senaryoyla yürütüldü. Hiçbir şeyi tesadüfe bırakmış olduğu kanısında değilim.

Bugüne kadar başta kendisi olmak üzere "troyka" adıyla anılan karar mekanizmasının diğer iki güçlü ismi, Bülent Arınç ve Abdullah Gül ekseninde, kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olması dışındaki senaryolara karşı doğacak tepkileri bilen Tayyip Erdoğan, kendisinin olmaması durumunda bu iki isimden birini Cumhurbaşkanlığı'na taşımak zorunda kalacağını baştan beri biliyordu. Aksi taktirde parti grubunu bir bütün halinde yönlendirmek mümkün görünmüyordu. Bülent Arınç'ı yapamazdı çünkü bu davranışın bir anda kara bulutları partisinin tepesine çökerteceğinden emindi. Büyük baskılar görülecek ve tehditlerle karşılaşılacaktı. Bu ikiliden geriye bir tek Abdullah Gül kalıyordu. Tayip Erdoğan'ın adı üzerinde sahneye konulan senaryolar parti içinde Abdullah Gül'ün adı üzerinde beklentiler ve kadrolaşmalar doğurmuştu. Siyasetin doğası ve psikolojisi gereği, onu aday göstermemesi durumunda, ikili yapıda ortaya çıkan iç iktidarın sürmesi büyük ölçüde zorlaşacaktı. Her halükârda parti içinde oluşacak iktidar savaşı nedeniyle parti zarar görecek, zaafa uğrayacak ve bir seçim başarısızlığıyla karşı karşıya kalınacaktı.

Bu noktada atmış olduğu adımla Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin, her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, uzun vadede, galibinin Tayyip Erdoğan olacağı ortaya çıkmıştır.

Tayyip Erdoğan bu galibiyet kapsamında, gücünü ve partisinin bütünlüğünü koruma başarısını göstermiş olmasının dışında, kendi adına bir oyunu daha taktiksel olarak başarıya ulaştırmış görünüyor: Aslında, kendi zaafları, eksikleri ve korkuları nedeniyle koyamadığı adaylığını, kendi taraftarları nezdinde, bir yandan "erdem"e dönüştürürken, diğer yandan "mağdur edilen adam" maskesini takmayı başarıyor. Daha da ötesinde ise Abdullah Gül'ü bir denek gibi kullanarak hem güç gösterisi yapıyor, hem de olası hukuksal zorlukların ve güç odaklarının engellerinin aşılamaması durumunda onu parti içi iktidardan uzaklaştırma fırsatını yakalıyor. Bırakılır ve kazanır, yerine de rahatça oturursa ne âlâ, zaferle payelenecek, olmazsa "kaçınılmaz olduğunu düşündüğü seçim zaferi"nin tadına varmaya çalışacak ve parti içi güç dengelerinde de kendi lehine çok daha fazla ağırlık elde edecektir.

Bunları neden yazıyorum? Siyasilerimiz uzun süredir tamamen taktikler üzerine kurulu oyunlar oynuyorlar. Bunu da sık sık ifade ediyorlar. Bizler de onların taktiklerini çözmeye çalışan "decoder" ler (şifre çözücü) gibi davranmak ve bu yönde yeteneklerimizi geliştirmek zorunda kalıyoruz.

Bu düşüncelerin bizlerde paranoya halini aldığı fikrine kapılabilirsiniz; ancak, burada başka bir soruyu da bir gazetecinin her şeyi sorgulama görevinin olduğu bilinciyle sormak gerekiyor: Ortaya konulan bu davranışlar, strateji ve taktiklerin uygulanış biçimi demokrasinin değerler sisteminde doğru yere oturuyor mu?

İşte tam da bu sorunun karşılığı olması açısından çok önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum: Bütün bu davranışlar, başarılı addedilen stratejik ve taktiksel davranışlardır; ancak, şunu belirtmeliyim ki, demokrasi kültüründen ve değerler sisteminden tamamen uzak davranış biçimleridir.

Demokrasi kültürü denen şey bir iskeleti saran istemli ve istemsiz kaslar gibidir, bu kaslar olmadan iskelet bir kemik yığınından öteye geçemez ve bütün hareket yeteneğini yitirir. Kırılgandır, yaşamın ritminden uzaktır.

Demokrasilerde ve yaşamın her yerinde strateji ve taktiğin yeri mutlaka vardır; ama, yaşamda "ahlaktan uzak", demokrasiyle yönetilen toplumların siyaset dünyasında ise  "demokrasi kültüründen uzak" bir şekilde oluşturulmuş strateji ve taktikler mutlaka ve mutlaka toplumun bir bölümünün yaşamını büyük boyutlarda olumsuz etkileyecek sonuçlar doğuracaktır. Bu sonuçlar o an için bir tarafın lehine, diğer tarafın aleyhine görünebilir; ancak, tarihsel süreçlerin defalarca ortaya koyduğu gibi, olayların sıcaklığı atlatılmadan, taraflardan hangisinin kazançlı çıktığı bilinemez. Konunun muhataplarının bunu unutmamaları, olayları doğru okumaları ve doğru değerlendirmeleri gerekir.

Ayrıca, bir duruşu da sizlerle paylaşmak istiyorum. Dikkatinizi farklı algılamalar yaratarak çektiğini düşündüğüm başlığımda "taktiklerin tayibi" ifadesini kullandım. Bu ifadeyi kullanmamın nedeni: Türkiye Cumhuriyeti'nin bunca yıllık demokrasi yaşamını bu kadar yozlaştıran ve ele ayağa düşüren, ne amaçla yapıldığını da çok iyi bildiğimiz bu taktikleri kınama amacı gütmemdi, "Tayip" sözcüğünün anlamı "kınama, ayıplama"dır. Bu davranış biçiminin toplumun büyük bir kesimince kınandığını düşünüyorum, ayrıca kınanmakla kalınmayacağını ve bu zihniyetin karşısında demokrasi kültürünün ve değerlerinin oturtulabilmesi adına, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin aydın insanlarının, yılmaz bir mücadele verme hazırlığı içinde olduğunu da görüyor ve bu öngörüyü, gelecek aydınlık günlerin özlemi ve umuduyla kucaklıyorum.

Gelecek günler neler gösterecek hep birlikte izlemeye ve değerlendirmeye devam edeceğiz.

SON DAKİKA

24.04.2007 / "Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarlığı Yarışmasına Gönderilmiştir."

Cumhurbaşkanlığı ile ilgili süreç hızla ilerliyor. Bu sürecin bir hukuksal boyutu bir de algısal boyutu olduğu yadsınamaz. Hukuksal süreçte 367 milletvekiliyle oturumun açılması en büyük tartışmayı oluştururken, algısal süreçte AKP milletvekillerinin yeterli temsil gücünün olmadığından, devletin şeriatçı güçler tarafından ele geçirileceğine kadar farklı boyutlarda algılamalar temel tartışma konularını oluşturuyor.

Ben bu süreçte doğru bir zeminde tartışılmadığına inandığım iki noktayı ele almak istiyorum. Bunlardan biri; CHP'nin bu süreçte izlediği eksik strateji, diğeri ise Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı adayını son dakikada açıklayacak olması.

CHP, Cumhurbaşkanlığı seçimi stratejisini, Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olma isteğinin çok güçlü olmasına dayandırmıştır. Bu güçlü olasılık baz alınarak Tayyip Erdoğan'ın etkin kimliği üzerinden "şeriat geliyor" mesajı ile halk tetikte tutulmaya çalışılmıştır. CHP, muhalefetini "rejim elden gidiyor" temelinde sürdürmüş, genel seçimlerde, bu stratejiyle iki kutuplu seçeneğe dayalı bir başarı elde etmeyi planlamıştır.

Bu strateji; bir siyasal parti için, halkın oy tercihini kendi doğrultusunda sonuçlandıracak bir strateji olabilir. Burada sistematik açıdan bir sorun görünmemekte, ancak;  bu stratejide iki tane önemli eksiklik ortaya çıkmaktadır:

Birincisi: Bu şekilde oya dönüşecek olan halk iradesi; CHP'nin bugüne kadar ortaya koymuş olduğu politikalar ve eylem bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, iktidarı getirecek matematiksel tabloyu oluşturmayacak bir iradedir. Bunun nedeni de; halkın oyunun, "çaresizlikten beslenen bir dayatma mesajı"yla alınacak olmasıdır. Dayatma ile ve çaresizlikle verilen oyların bir iktidar çıkarması beklenemez. Bu stratejinin sonucunda; AKP ve CHP dışındaki partilerin baraj altında kalması durumu ortaya çıkabilecek ki, bu durum; temsilde adaletsizliğin devamını getirecek, kaçınılmaz olarak da AKP'nin tekrar iktidar olmasına neden olacaktır. Bu sonuç belki CHP'yi ayakta tutabilecek, ama laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin ayakta kalmasını çok daha fazla zorlaştıracaktır. Kısacası, kötü niyetli odakların devleti ele geçirme ve rejimi değiştirme eylemlerine hukuksal bir süreçte zaman kazandırılmış olunacaktır. Dolayısıyla, bu stratejinin; devleti yönetecek bir iktidar isteğini ortaya koyacak bir kadro ile, halkın her türlü ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm getirecek bir program ortaya konularak desteklenmiş olması gerektiğini ve stratejinin bu ayağının eksik kaldığını düşünmekteyim.

İkincisi: En güçlü adaya karşı engelleme başarısı sağlandığında zafer kazanılmış olacağı güdüsüyle doğru gibi görünen, ancak; başından itibaren sadece Tayyip Erdoğan'ın adaylığına karşı koymaya endekslenerek, onun dışında sunulabilecek her adayın kötünün iyisi şeklinde algılanarak kabul edilmesi psikolojisini ortaya çıkaracak olan bu yaklaşımı da eksik olarak görmekteyim. Tayyip Erdoğan dışında, AKP oylarıyla seçilmiş herhangi biri bile olsa, uzlaşma ile seçilmemiş her Cumhurbaşkanı; laik, demokratik, Türkiye Cumhuriyeti için bir başarısızlıktır ve geriye dönüşün tescilidir. Bu stratejide başından itibaren AKP'nin temsil zayıflığının ortaya konulması yöntemiyle "ortak bir aday üzerinde uzlaşma" ya da "milletvekilliği seçimlerinin yenilenmesi" üzerine bir strateji geliştirilmeliydi diye düşünüyorum.

Tartışmaların doğru zeminde yapılmadığı konusundaki diğer nokta da, son dakikada aday açıklama davranışı.

Dikkat ediyorum, bütün muhalif siyasetçiler ve gazeteciler son dakikada aday açıklamanın demokratik olmadığı, halka saygısızlık olduğu kanısındalar.

Ben böyle düşünmüyorum.

Düşüncemi açıklamadan önce şunu net bir şekilde vurgulamak istiyorum: Ben, AKP'nin Cumhurbaşkanı seçebilecek temsil gücü olduğunu kabul etmiyorum, tek başına bir aday çıkararak Cumhurbaşkanı seçmesine karşıyım, sadece ve sadece en azından TBMM'de ikinci büyük çoğunluğu oluşturan CHP ile uzlaşarak ortak bir aday çıkarmaları halinde bu temsil gücünü elde edeceklerini ve demokrasi kültürü açısından meşru bir seçim yapmış olacaklarını düşünüyorum. Aksi taktirde derhal seçime gidilmesi gerektiği ve Cumhurbaşkanı'nı yeni oluşacak Meclis'in seçmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Son dakika olayına dönersek: Adayların, "üyelerinin eğilimlerinin bilindiği" bir meclise sunulduğu herhangi bir seçimde, son dakikada bildirilmesi kadar doğal bir davranış olamaz; çünkü, hiç kimse, adaysa "kendisinin", önerense "adayının" yıpranmasını istemez. Karşısındaki seçicilerin; eğilimleri bellidir, sayısal analizleri yapılabilmektedir, güç dağılımı tanımlıdır. İnanıyorum ki, son dakika açıklamasına karşı olan siyasilerin tümü aynı durumda aynı şeyi yapacaklardır. Basın da içinde bulunduğumuz konjonktürel durumdan daha rahat, daha sorunsuz bir ortamda bu davranışı bugünkü kadar tartışmayacaktır. Bu tezi savunan yazarlarımız ve siyasilerimiz tarafından Fransa'da veya başka ülkelerdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların çok önceden belirlendiğinden dem vurulmakta ve "bizde neden böyle olmuyor?" sorusu sorulmaktadır. Unutulmamalı ki, orada adaylar halka sunulmakta ve kendilerini anlatabilmeleri için önceden çalışmak ve tanıtımlarını yapmak zorundadırlar. Halkın tercihi tanımlı değildir. Önüne konulan kişilerden herhangi birinin seçileceği garantisi yoktur. Oysa ki, yukarıda açıkladığım şekilde bizde oluşan durumda kimi aday gösterirseniz gösterin, seçecek güç bellidir ve o güç tarafından gösterilecek adayın seçilmesi garantidir.

Şu bilinmelidir ki, tartışmalar olayın başka boyutu ile ilgilidir ve asıl olay, rejimde yaratılacak bir tehlikenin senaryosunun somut oyuncularından birinin, bir dayatmayla ve belirsizlikle seçilmesi girişiminden ibarettir.

Sonuç olarak bir tespitte bulunmak gerekirse: Sürecin sonuna gelinmiştir; ancak, iktidarıyla, muhalefetiyle ve medyasıyla, toplumu yöneten ve yönlendiren güçler konuyu doğru baza oturtamamış, dolayısıyla da; kuruluş ilkelerine bağlı, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin aynı doğrultuda devamlılığının sağlanması bakımından doğru sonuçlanmayacak bir süreç yaşanmış ve yaşanmaktadır.

                                                                                                          

ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABINDA, UYARIYLA İŞARET ETTİĞİ GÜN BUGÜNDÜR.   

Haziran-2002

Ekonomik krizden bu yana "ortaya çıkan en önemli etki nedir?" derseniz , bana göre: "İnsanların gelecek kaygılarının ve umutsuzluklarının zirveye çıkmasıdır" derim.

Bu bahisten yola çıkarak durumun sadece ekonomik kayıplardan dolayı oluştuğunu belirttiğimi sanmayın. Ekonomik daralma ve bunun getirdiği maddi sıkıntılar olayın sadece bir boyutudur. Büyük ölçekte olayın diğer boyutunda bulunan; ülkenin yönetim biçimindeki sistematik yoksunluklar, yönetimdekilerin beceriksizliği ve gelecek vaadetmiyor olmaları, umutsuzluğun temel nedenini oluşturmaktadır.

Bu ortam hepimizi derin bir bunalıma itmekte, bir kara deliğe doğru hızla akmakta olduğumuzu bize hissettirmektedir. İnsanlar iyi yönetmeye aday bir yapılanmanın ışığını bile görse ekonomik krizin yarattığı sıkıntıları bir kenara itebilir ve yeniden harekete geçerek bu durumu aşmaya çalışabilirler. Oysa böyle bir ışık algılanamadığında ki içinde bulunduğumuz durum budur, umudun kırıntısını bile bulmak olanaksız hale geliyor.

Ülkenin sağı-solu birbirine girmiş, herkes rollerini karıştırmış, siyasetteki kalite ölçeği deniz seviyesine (doğal yükselti hesabında sıfır noktası olarak kabul edilir) kadar inmiş, iktidar-muhalefet ayrımları kalmamış, muhalefet yerlerde sürünürken iktidar dış politikayı ABD'ye, iç politikayı AB'ye, ekonomiyi de IMF'e terketmiş rezillik dizboyu hale gelmiş.

Biz bu haldeyken Dünya ne halde: Bakıyoruz, ABD, AB ve bu emperyalist güçlerin araçları olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar; kökenlerinde bulunan, genlerinden gelen güdüyle ve bu güne kadar elde ettikleri sermaye gücü ile teknolojiyi de kullanarak, eski sömürgeci davranış biçimlerini küreselleşme adı altında Dünya'nın az gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerine dayatıyorlar.

En büyük oyunları da petrol bölgelerinin ardından Türkiye üzerinde oynuyorlar.  ABD, verdiğimiz fütursuz tavizler ve tabiyetteki başarımız nedeniyle en iyi müttefiklerinden biri saydığı Türkiye'yi aslında karşısında ciddi bir global güç oluşturmaya çalışan AB'ye bir Troya atı formasyonunda sokmaya çalışırken, AB hem içine almamakta direniyor hem de ticari bir zemin ve köprü olarak Türkiye'yi etkisi altında kapısına bağlı bir şekilde tutmaya çalışıyor. AB üyesi olmadan AB lehine ağırlıklı bir ticari anlaşma olan Gümrük Birliği Anlaşması'nı dirayetsiz ve ufuksuz (başkalarının ufkuna sahip) siyasetçilerimize onaylatabiliyorlar.

Tüm bunların olduğu üst planlarda Sevr anlaşması ile Osmanlı'dan sonra kurmaya çalıştıkları düzene ulaşma gayretlerini de tüm güçleriyle ortaya koyuyorlar. Bir taraftan AB kriterleri yutturmacası altında Türkiye'nin doğusunu Irak ve Suriye'nin kuzeyiyle birlikte değerlendirerek zayıf ve kontrol edilebilir (kontrol konusunda ABD ile daha sonra kapışacaklardır) bir Kürt devletiyle bölme çalışmaları yapıyorlar, Kürdistan sınırları içinde saydıkları illerimize ciddi altyapı ve iletişim kaynakları aktarıyorlar, AB ile TC Devletini bypas ederek direk temas kurmalarına dönük çalışmalar yürütüyorlar (yönetişim kavramına dayanarak) öte tafraftan etnik ve dinsel ne kadar topluluk varsa örgütlenmeleri ve ayrışmaları için ciddi oranda maddi kaynaklar yaratarak proje grupları oluşturuyorlar (bu güne kadar Karen Fogg vasıtasıyla, ondan sonra da başkası olacaktır). Uluslararası anlaşmaların bize sağladığı hakları gözardı ederek Kıbrıs'ı tek taraflı olarak AB'ye almak için direniyorlar ve program yürütüyorlar (AB Ordusu ve Türkiye'yi ileride karşı karşıya getirebilecek bir uygulamadır bu). Siyasi açıdan böyle davranırken ekonomik açıdan da Türkiye'nin elinde ne kadar potansiyel güç varsa onları yok etme hedefinde olan kararları hükümet ve meclis aracılığıyla, temsilcileri olan Kemal Derviş eliyle aldırıyorlar. AB ve ABD'nin kendi topraklarında uyguladıkları tarım desteklerini ortadan kaldırıyor ve çiftçiyi perişan ediyorlar, üretimden koparıp doğrudan (üretmeden) destekle tembelleştiriyorlar, yeraltı kaynaklarımızı kendi gelecek planları için özelleştirmeye zorluyorlar, enerji piyasamızı ele geçiriyorlar, emek tabanlı örgütlü güçleri parçalayarak ülkeyi ucuz işgücü cenneti haline getirmeye çalışıyorlar. Tüm bunları yaparken de eşitlik, kardeşlik, özgürlük, insanlık gibi siyasi söylemlerle süslüyorlar.

Unutmayalım ki gerek küreselleşme çabaları gerekse AB yolu, zengini daha zengin fakiri daha fakir etme yoludur. Bu güne kadar böyle olmuştur, bu günden sonra da böyle olacaktır. Herkes bağırıyor:"AB'ye girecek zengin olacağız". Hayır. AB'ye girdiğimizde zengin olacaklar Türkiye'nin ürettiği değerlerin kaymağını yiyen, nüfusun %5'lik kısmıdır, ilave olarak yararlanacak olanlar da belki %10'luk kısmıdır. Bunların dışında kalan %85 aç, susuz ve yoksul olarak, daha da yoksullaşarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalacaklarıdr.

Bu olay dünyada da bu şekilde gelişmektedir. Biliyor musunuz ki Dünyadaki insanların %25'i günde 1 $ ‘ın (1 600 000 TL) altında gelire sahiptir.  Sadece %6'sı varlık içindedir. %14'ü okuma yazma bilmekte %33'ü açlık sınırında yaşamaktadır. Kısacası Dünya, küresel güçlerce, nüfusunun %6'sının refah ve mutluluk içinde yaşamasına endeksli bir mekanizmaya programlanmıştır ve bu gün tartışılan konunun bu olduğunun bilincine herkes derhal varmalıdır.

Bir sürü kandırmaca ve senaryoya alet olarak, üst planı ve oyunları görmeden sel sularına kapılıp gidiyoruz. Sel sularına kapılmamanın yollarını bulacak organize zekayı örgütlemek ve yaşamımızı kendi değerlerimizle sürdürmenin yollarını bulmak zorundayız.

Oysa biz bu oyunlar içerisinde bize biçilen rolleri kendi dünyamızda oyunun tümüyle ilgili bilgiden yoksun olarak oynamaya çalışıyoruz.

Türkiye'deki siyasi oluşumları ve bu oluşumların davranış biçimlerini, olayların nereye varacağını bu oyunları görmeden değerlendirmek mümkün değildir.

Bu yaklaşımla içimizde gelişen durumlara baktığımızda ise şu tablo ortaya çıkıyor (Uluslararası güçler açısından): AB ve ABD'nin isteklerini yerine getiren ve gelecekte de bu işlevini sürdürmesi beklenen hükümet yıpranmıştır. Artık karar almakta zorlanmaktadır. En fazla bir sene daha bu durum sürdürülebilir. Ardından seçimlere gidilerek mümkünse sözkonusu politikaları en az dirençle uygulamaya geçirecek bir iktidar yapılanması oluşturulmalıdır.

Şimdi bu bakış açısıyla görülmektedir ki en geç 2003 yılı Nisan ayı içinde mutlaka bir seçim yapılacaktır. Çünkü Nisan ayından sonra yapılacak seçimlerin mevcut yasa gereği (değişmezse) yerel yönetim birimlerinin seçimleri ile birleştirilmek zorunluluğu bulunmaktadır, bu da seçimi 2004 Nisan ayına ötelemektedir.

Bu seçimlere dönük oluşum için ise bu uluslararası güçlerin isteyeceği formül, benim değerlendirmeme göre şöyle olacaktır: Durumu kötü olanlardan başlayacak olursak: ANAP, DSP ve MHP oldukça zor durumdalar. İktidardaki tutumu nedeniyle kaybettiği tabanını yeniden kazanma çabası içine girmiş olmakla birlikte, bu partilerden MHP'nin toparlanma şansını yakalayabilmesi zor görünüyor. DSP, yine iktidar uygulamaları ve liderinin rahatsızlığının getirdiği sonuçlarla ilave olarak da sadece lider partisi olması nedeniyle (liderden sonraki durum açısından) artık tükenmiştir. ANAP çok zor durumdadır ancak ileride açıklayacağım formüllerle bu durumdan kurtarılacaktır.

Ortaya konulan formüller hep Ecevit sonrası DSP şekillenmesine endeksli gibi sunulmaktadır ancak Ecevit ve ailesinin tutumları nedeniyle bana göre asla gerçekleşmeyecek formüllerdir. Ecevit ailesi ne İsmail Cem ne de Kemal Derviş'e liderlik kapılarını açmayacaklarıdr. Kendi iradelerine uygun davranacak bir bürokrat tavırlı Genel Başkan yaratarak aslında partilerinin milletvekili bazında dağılmasına neden olacak davranışlar göstereceklerdir (milletvekillerinin dağılması onları rahatsız etmeyecektir çünkü zaten bir örgüt partisi değillerdir). Bu durum sadece CHP'ye yarayacak bir sürecin (üst plana da uygun olarak) işlemesine katkı koyacaktır.

Cem-Derviş-Hüsamettin formülü siyasetin iç mekanizması nedeniyle gerçekleşmeyecek bir formüldür.

Asıl formül için benim öngörüm şöyle: ANAP'ın bu günkü zayıf durumu, bilgi birikimi ve görevleri gereği, AB ve ABD'nin de talimatıyla Derviş'in Mesut Yılmaz'ın yanına katılmasıyla (her ne kadar Derviş mevcut konumu nedeniyle bu yaklaşımı reddediyor gibi görünse de zamanı geldiğinde bu yönde davranmak zorunda kalacaktır) ortadan kaldırılacak ve neoliberal politikaları inançla uygulayacak bir siyasi güç yaratılmaya çalışılacak. Buna ilave olarak ANAP'ı daha da güçlendirerek olası koalisyonun birinci partisi haline getirmek için HADEP'i de açıktan veya gizlice ANAP'ın içine yamayacaklardır (HADEP ‘in gerek kendilerine gerekse içinde bulundukları partiye verecekleri rahatsızlıkların en az olacağı parti, tarihsel misyonu gereği Özal'dan beri yönetim ve taban açısından ANAP'tır).

Diğer parçaları da gözden geçirdiğimizde, görünen o ki AKP birinci parti olma durumunu sürdürüyor ve sürdürecektir. AKP'nin ardından DYP ve CHP'de (sosyal demokratların yeni oluşumlarının başarıyla tamamlanamaması, DSP'nin çok zayıflaması ve dağılacak olması nedeniyle) barajı aşacak psikolojik sınırı geçmiş durumdadırlar.

Buradan da yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Asıl senaryoya göre AKP dışında barajı aşacak olan DYP ve CHP ile barajı koalisyonun birinci partisi olacak şekilde aştırılacak olan ANAP birlikte (ANAP'ın oyuna göre ya ANAP-CHP, ya da ANAP-DYP-CHP) iktidarı oluşturacaklardır. AKP muhalefette kalacak, ANAP ekonomik ve siyasi açıdan ABD ve AB'nin isteklerini iktidarın güçlü ortağı olarak yerine getirme mücadelesi görevini şevkle yerine getirecektir.

CHP'ye neden bu güç verilmez diye sorulacak olursa, CHP şu anki yönetiminin; tarihsel misyonu, örgütsel yapısı ve iktidar becerisindeki şüpheler nedeniyle bu görevi dış destek açısından alamayacaktır diye düşünüyorum.

Sonuç olarak durum tespiti açısından oynanan oyunu ve tabloyu ben böyle görüyorum. Ancak her senaryonun bir yapanı, bir de bozanı olur. Bu senaryonun bozulması isteniyorsa eğer, bunun bir tek yolu vardır:

AB ve ABD'nin Türkiye'yi gizli sömürge haline getirme çabalarının aracı olacak bir iktidar oyununa karşı ulusal devlet yapısını korumaya kararlı, değerlerimizi, kaynaklarımızı, topraklarımızı kaybetmeme savaşı veren tüm güçler; kemalist, laik, devrimci kimlikleriyle, tüm ulusalcı kurumlarıyla, demokratik ve sivil toplum örgütleriyle, sendikalarıyla ve birey olarak bizzat kendi çabalarıyla ulusal güçlerin birlikteliğini oluşturmak zorundadırlar.

Zaman hızla akarken aymazlığa düşmeden, tüm aydınlar; tıpkı Mustafa Kemal'in yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir devlet yaratmanın temellerini attığı günlerdeki gibi, Demokratik Kurtuluş Savaşı'nı başlatmalı ve derhal bu savaşın etkin unsurları olmalılar.

Zaman gelmiştir, Atatürk'ün gençliğe hitabında, uyarıyla işaret ettiği gün bu gündür.

Bülent Gürsoy

Solduyu Dergisi için yazıldı.

                                                                                  1995 / Akdeniz Atılım Gzt.

YİNE TİLKİLER DOLAŞIYOR

Bu günlerde bir seçim tartışmasıdır giderken, yine kimlerin kafasında kaç tane tilki dolaştığını düşünmeden edemiyorum. Verilen izlenim o ki, bu ara dolaşan tilkiler rahmetli İnönü'nün tilkilerini geçmiş durumda.

Seçimin 24 Aralıkta yapılması "Anayasa Mahkemesi'ne iptali yönünde  başvurulmazsa" şimdilik kesin görünüyor. Bu tarihi öneren iki parti ile yine böyle bir "ani seçimi" kabul etmek zorunda kalan veya öyle görünmek durumunda olan ana muhalefet partisi ve diğer partiler acaba gerçekten bu seçimin 24 Aralık'ta yapılmasını istiyorlar mı?

Yukarıdaki sorunun yanıtını sanıyorum ki herkes "hayır" diye verecektir. Bence de bu böyle. Ama işin bir de başka bir yönü var. Özellikle DYP ve CHP için yine bana göre en uygun tarih Aralık ayının 30'unu geçmeyen bir tarihtir.

Her iki parti için de geçerli olacak kazanımlar bu dönemde gerçekleştirilecekken, yine her iki partinin de kaybı Ocak ayı başından itibaren başlayacaktır.

Nedir bu kazanımlar ve kayıplar?

Önce bu kazanımları sıralayalım;

İşçilerin grevleri çok az bir miktar daha fark verilerek  öyle veya böyle çözülecektir Bu yapılırken de tamamen işçilerin dayatması ile değil, olması gerektiği ölçüde çözüm getirilecektir. Böylece hem işçilerin durumu çözülmüş olacak, hem de aslında işçilere kızan ve işçilerden çok daha düşük gelirli olan kesimlerin tepkisi azalacaktır.

- Memura verilecek olan zamlar ile hem işçi ile memur arasında rahatsızlık yaratan uçurum azaltılacak hem de seçim öncesi derin bir nefes almaları sağlanacaktır. Haklarının korunması anlamında verilecek bazı mesajlar ile de ayrıca oluşabilecek tepkiler köreltilecektir.

- Esnafa ve çiftçiye verilecek uygun faizli kredilerle bu kesim de rahatlatılacaktır.

- 8. Madde değiştirilerek hem Avrupa'ya demokratikleşme ile ilgili önemli adımlar atıldığı gösterilerek gümrük birliğinin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel kaldırılacaktır, hem de yurt içinde düşünsel anlamda aydınlar lehine büyük bir ferahlama sağlanacaktır. Buna benzer birkaç ufak düzenleme de yapılarak gümrük birliği de 30 Aralık'tan önce gerçekleştirilecektir.

- Tansu Çiller son olaylarda göstermiş olduğu direnç ve mağdur insan acındırmasıyla prim alacağını düşünürken, Deniz Baykal da bir aydır gösterdiği performansı ile, ilkelerinden ödün vermez tutumuyla, Avrupa sosyalistlerinden aldığı güçle vb. akıllı politikalarla partisinin silkinerek yükseldiği bir dönem yakaladığını düşünüyor. İki parti de şu anda önümüzdeki yılın ilk aylarında olabileceklerinden çok daha iyi olduklarının farkındalar.

Bu maddelerin çoğaltılması mümkün ama bir de 1996 Ocağına sarkar ise iki parti için oluşacak kayıplara bakalım;

- Bir kere çok doğru olduğuna inandığım önemli bir tespit var. Eğer seçim Ocak ayı veya takip eden bahar ayları içersinde yapılır ise Ramazan ayı nedeniyle ay boyunca Refah Partisi'nin oyları sağın oyları içerisinde, hatta soldan da oy alarak pik noktasına ulaşacaktır. Çünkü halkın temiz duyguları ve hassas noktaları her gün camilerde kahvehanelerde, evlerde Refah mitingleri yapılacaktır. Bu olay kesinlikle küçümsenemez.

- Yine bence en önemli olay Ocak ayının ilk haftasından itibaren 1995 yılının ekonomik, göstergeleri, enflasyon ve önemli ekonomik değerler sonuçlanmış olacak, öyle veya böyle muhalefetin eline geçecektir. Bu değerlerin açıklanması muhalefetin propaganda malzemesini kat kat çoğaltmak anlamına gelecektir. Bu olay ne yeni bir yapıya bürünmüş olan CHP'nin ne de, bundan en çok zarar görecek olan, Tansu Çiller ve DYP'nin işine gelir.

Bu nedenlerle seçimin Ocak ayı veya hemen ardından gelen aylar içerisinde yapılması iki partinin de şu anki durumlarından daha iyi olmalarını sağlamayacaktır. Daha ileri aylarda, yani Haziran, Temmuz aylarında yapılması da yine ekonomik durum ve yapılacak diğer icraatların getireceği sıkıntılar nedeniyle bu günkünden cazip olmayacaktır. Örneğin gümrük birliği sanıldığı gibi toz pembe bir Türkiye yaratmayacak, aksine geçiş aşaması  boyunca belki de ciddi sıkıntılar doğuracaktır.

Kısacası, eğer işin içinde başka bir oyun yok ise iki partinin de lideri bu seçimi bu tarihte istiyorlar. Milletvekillerinin bu olayı böyle algıladıklarını hiç sanmıyorum ancak, eğer anayasa mahkemesine gidilerek seçim iptal edilemez ise hepsi Aralık ayında sahaya inmek zorunda kalacaklar.

Bu arada seçim kanunu ile ilgili şöyle bir düşüncem var; herkes diyor ki "aceleye getirildi, o parti için hazırlandı, şu partinin işine yarayacak, bizi yok etmek için böyle düzenlendi, ittifak için hazırlandı vs. vs." Benim gördüğüm kadarıyla bu yasayı CHP ve DYP de dahil hiçbir parti beğenmiyor. Eğer partilerden herhangi biri bu yasayı çok beğenseydi, demek ki o parti için taraflı düzenlenmiş olacaktı. Birkaç parti tarafından beğenilseydi,  demek ki o partiler için düzenlenmiş olacaktı. Hiç biri beğenmediğine göre acaba bu seçim sistemi önümüzdeki seçim için oldukça adil bir sistem mi diye de düşünmeden edemiyorum.

Ama ne olursa olsun seçim Türkiye için artık şart olmuştur. Bir an önce bu konunun halledilip önümüzde bekleyen sorunların çözümü ile uğraşılmalı ve Türkiye'nin yüzü derhal geleceğe bakar hale getirilmelidir.

                                                                                  1995/Akdeniz Atılım Gzt.

ZOR KEHANET

Çok bilinmeyenli bir seçimin pürüzlü yörüngesine kesin bir şekilde girmiş bulunuyoruz. Artık seçime giden Türkiye'yi kimse bu yörüngeden çıkaramaz.

Ancak seçime bir aydan az zaman kalmışken ortaya çıkan gelişmeler, girilen yörüngenin bir mayın tarlası haline gelmesine ve seçmen için bubi tuzaklarıyla dolu bir korku tünelinden farksız olmasına neden oluyor.

Hiç kimse neler olabileceğini kestiremiyor. Tahminler çok yuvarlak çerçevelerle izah edilmeye çalışılıyor.

DYP lideri Tansu Çiller yaptıklarını, yapamadıklarını, yanlışlarını ve yapacaklarını anlatmakta zorluklar yaşıyor. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz şimdiye kadar, özellikle de son dönemlerde çizdiği, üretkenlikten uzak, hırçın ve sığ politikacı portresini silmeye çalışırken, partisinin Türkiye'yi yönetebilecek kadrolara ve programa sahip tek parti olduğu imajını oluşturmakta zorluk çekiyor. MHP mazideki kanları yıkayamazken, DSP Lideri bugüne kadar karaladığı, her türlü ağır hakareti ettiği SHP kökenli istifacıları partisinde toplayarak "inkar ettiği sosyal demokratlar"ın tek partisi olmaya çalışırken gerçek yüzünün, bencilliğinin, teksesliliğinin üzerini örtmekte zorlanıyor. CHP'nin muzaffer Genel Başkanı Deniz Baykal ise partisinin bir çözüm partisi olduğu tezini işlerken, kendi içerisinde çözüm üretemediğini, partisinden kaçırdığı insanların tamamını bir şantaj grubu, bir çıkar ekibi adı altında birleştirerek aslında yapılanın bir dar kadroculuk olduğunu gizlemeye çalışıyor. Diğer partiler de kendilerince birçok konuda gerçek yüzlerini gizliyor ve ufak oyunlarla partilerine çıkar sağlamaya çalışıyorlar.

Bu toz duman arasında kendi amaçları doğrultusunda tabanını ve seçmenini doyuran ve sabit tutan, bu sayede de ilave bir seçmen potansiyeli edinen hatırı sayılabilecek partiler arasındaki tek parti REFAH Partisi.

Bütün bu gelişmeler olurken, bu arada bir de alevi hareketi olan Demokratik Barış Hareketi (DBH) ortaya çıkıyor. DBH'nın ortaya çıkması ile solda mevcut olan sıkıntıların üzerine bir yenisi ekleniyor ve belirsizliğin boyutları içinden çıkılamaz bir durum alıyor.

Şimdi bütün bu belirsizliklerden belirli bir durum ortaya çıkabilir miyiz?

Aslında seçim propagandaları henüz başlamış değildir. Özellikle son on gün her seçimde belirleyici rol oynar. Bu seçimde de tozun dumanın aralanması ancak son on günde gerçekleşebilir.

Yine de olabileceklerinin işaretleri bu günlerde mevcuttur. Halk aptal değil, herşeyi görüyor ve bilgi dağarcığında süzüyor. Ne yapacağına bundan sonra karar veriyor. DYP, Tansu Çiller'in bugüne kadar yaptığı icraatlarla halkın gözünde çok olumlu puanlar edindiğini iddia edemez. Bir çok konuda, dediğini yapmayan, hatta tersini yapmaya zorlanan bir kadro ve liderlik anlayışı DYP'yi yıpratmıştır. Bir Çiller saltanatı kurulmaya çalışıldığı imajı insanlarda uyanmıştır. Partiyi terk eden çok önemli insanlar vardır ve bu insanların bir çoğu o partinin kurucusu, omuzlayıcısı, üreticisi ve bu günlere taşıyan beyinleridir. Hiçbir parti temel direklerinin çökmesinin ardından çok uzun ömürlü bir yapı olarak ayakta duramaz. Tansu Çiller gerek gümrük birliği, gerekse bir takım yeni umut mesajlarını kullanarak bu zorlukları aşacağını sanıyor ise oldukça yanılıyor.

Sağın iki büyük partisinden DYP'nin dereleri ANAP'a akıyor.

Ben seçim öncesi parti değiştiren hiçbir milletvekiline  itibar gösterildiğine inanmam. Bu şekilde parti değiştiren birçok milletvekili de hüsrana uğrayacaklardır. Ancak, burada farklı bir durum söz konusudur. Bazılarının ne amaçla parti değiştirdiği hemen sırıtırken bazılarının da politikalarını taşıyarak ve bir iktidar partisini oluşturma, kadrolarını tamamlama çalışmasını yapmak hedefiyle bu davranışta bulundukları belirgin bir şekilde sezilebiliyor.

Dolayısıyla Mesut Yılmaz'ın eksiklerine ve bana göre bir çok konuda "görüldüğünün aksine zayıf bir insan" olması gerçeğine rağmen ANAP sağın bir numaralı iktidar adayı kitle partisi haline geliyor. ANAP kurmayları şu sıralar Mesut Yılmaz'ı sıkı markaj halinde tutuyor ve seçime kadar bir yanlış yapmasını önlemek için nefes bile almadan çabalıyorlar. ANAP eski iş bitirici, iktidarı yaşayan, ekonomiyi bilen ve yolsuzluklardan arınmış imajı çizen bir kadroyla yeniden iktidara soyunuyor.

Bana göre seçim ANAP ile REFAH arasında gidiyor. Bu durumun son günlere doğru netleşmeye başladığı görüldüğünde de, çıkış hızlanacak ve umudunu kesmiş kararsız seçmenin oyu da REFAH'a karşı ANAP'a kayacaktır.

Daha fazla uzatmadan sola da bir göz atmak gerekiyor. Sol yine bu seçimde bir iktidar alternatifi olamamıştır ve son günlere kadar da olamayacaktır. DSP Bülent Ecevit'in tutarlı ve düz bir şekilde izlediği yol nedeniyle sürekli oyunu artırmayı başarmıştır. Şu sıralar CHP'den kendilerine doğru yönelen bir kesim ile bir az daha artırma şansına sahip olmuştur. Ama partideki tek seslilik ve liderin bencilliği bu partiyi hiçbir zaman "iyi niyet partisi" olmaktan çıkaramayacak ve iktidar partisi olma konumuna getirmeyecektir. Çünkü iktidar çok sesli bir orkestra gibidir. Şef ne kadar iyi olursa olsun enstrümanlar eksikse, hiçbir üretim gerektiği gibi icra edilemez. Nitekim DSP "enstrümansız bir şef orkestrası" gibidir.

CHP'ye gelince, Deniz Baykal bugüne kadar vermiş olduğu acılı mücadelenin duygusallığına kapılmış olacak ki, partisinde üst düzeyde ve tabanda bu güne kadar sürdürdükleri ilkeli politikalarıyla yer edinmiş isimlerle dahi bir arada bulunabilmeyi içine sindirememiş bir ekiple şimdiye kadar göstermiş olduğu mükemmel liderlik performansını dar kadroculuğa esir etmiştir. Çürükleri herkes biliyor ancak herkes aynı kefeye konulamaz. İnönü'yü , Cem'i, Soysal'ı ve daha bir çoğunu çürüklerle bir sayamazsınız. Kadrolarını bir hiç uğruna kaybeden, insanlarını hiç istemedikleri bir oluşumun içine itilmek zorunda bırakan bir parti kiminle hangi seçimi kazanacak, hangi kitleleri ayağa kaldıracak ve oylarını sandıktan çıkarabilecek. İşçiyle mi aranız çok iyi? Buna mı güveniyorsunuz? Memurdan sonsuz desteğiniz mi var? Bunu mu gizliyorsunuz? Halkın hangi kesimini tam arkanızda hissediyorsunuz?

Bugüne kadar arkanızda olan aleviler nerede? Onların yaptığı da yanlış olmakla birlikte bu destek de elinizden kayıyor. Çok önemli ekonomik politikalar mı ürettiniz de bizim haberimiz yok. Kürt sorununu mu çözdünüz acaba... Türkiye için büyük açılımlar mı hazırladınız yoksa... Kimden oy almayı düşünüyorsunuz.

Yanıt yok...

Sonuç olarak solda değişen çok şey olmakla birlikte iktidar anlamında değişen hiçbir şey yok.

Bir kehanette bulunmak çok zor olsa da, bu arada seçim propagandaları ile çok şeyler değişebilecek gibiyse de, seçimden sonra tek başına veya DSP ile yapacağı bir koalisyonla ANAP iktidarı çıkacağını sezinliyorum. Bu "zor kehanet"i yapmaya cesaret etmekte bir sakınca bulmuyorum.

                                                                                  1995/Akdeniz Atılım Gzt.

KANLI MI, KANSIZ MI?

Seçimlerle ilgili yapılan çalışmalarda akılda tutulacaklar listesinin en başında yer alan konu "ne yapılsa da Refah iktidarı önlense" düşüncesinin oluşturduğu Refah'tan kurtulma konusundan başka bir şey değil. Refah Partisi dışındaki tüm partilerde böyle bir korku yer etmiş durumda. Bu durumun oluşmaması için de ellerinden geleni yaptıklarını sanıyorlar veya canla başla yapmaya gayret ediyorlar.

Bir takım sol partiler ile demokrat yapıdaki diğer bazı partilerin siyasi olarak Refah'a karşı verdikleri mücadele sürerken, özellikle sağ partiler Refah'tan kurtulma çabasını Refah tandanslı adayları yanlarına çekmek ve kazanacakları yerlerde liste başı yapmak suretiyle sürdürebileceklerini sanıyorlar.

ANAP ve DYP başta olmak üzere bir takım sağ partiler, oylarını arttırabilme çabası ve kaygısıyla, "Refah'a yönelmiş olan seçmen tabakasını", dini motiflere sahip adayları ön plana çıkararak kendilerine yaklaştırma gayreti içerisine girdiler.

Ben şu tarikatı bünyeme katacağım, sen bu tarikata yakınlaşacaksın, o şu mezhebi kendine çekecek, öbürü diğer mezheple iş birliği yapacak gibi anlamsız bir yarış hızla sürdürülüyor. Bunu yaparken dini bir kılıfla örtünmüş olan bu grup ve grupçuklara hak ettiklerinden kat kat fazla değer ve yer verildiği gözlenemiyor ve unutuluyor.

Refah Partisi lideri sayın Necmettin Erbakan'ın bir zamanlar iktidara gelme yollarının "kanlı mı? Kansız mı?" olacağı konusunda konuşmaları sanırım henüz hafızalarımızda.

Bu sorunun yanıtı bir çok insanının aklından geçebilecek "kanlı olacak" şeklinde gerçekleşmeyecektir. Çünkü, Necmettin Erbakan'ın ve Refah'lıların çabalarını kat kat aşan bir çalışma gayretiyle, adını saydığımız sağ partiler, Refah'ın iktidarını hızla, kansız bir şekilde hazırlamaktalar.

Yapılacak seçimlerde Refah Partisi'nin milletvekili sayısı kadar, hatta daha da fazlası kadar milletvekili ANAP, DYP ve diğer sağ partilerin listelerinden Meclise gireceklerdir. Bu milletvekilleri başka partilerin adı altında olsa bile alınacak kararlarda Refah Partisi ile davranacaklardır. Belki Anayasa'yı kendi istedikleri doğrultuda değiştirecek sayıyı bulamasalar da, iktidar olabilecek ve iktidar partisi gibi kararlar aldırabilecek gücü kendilerinde bulabileceklerdir.

Bu gücü elde edecek olan Refah Partisi en yakın zamanda Anayasa'yı değiştirecek boyutta bir meclis oluşumunu da hazırlamayı becerecektir. O zaman geldiğinde de ister beğenin ister beğenmeyin, şeriat kuralları ile yönetilmeye hazır olun.

Herkesin bildiği çok güzel ve anlamlı bir söz vardır "her toplum layık olduğu biçimde yönetilir". Eğer bizler bu sonuçla ortaya çıkabilecek bir yönetim şekli istemiyorsak öncelikle ne yaptığını bilmeyen, bir adım ötesini görmeyen, aldığı kararları kendi adına değil Türk milleti adına aldığını algılayamayan ve bunun sorumluluğunu taşıdığının farkında olmayan politikacılarımızı siyasetten silmemiz gerekir. Bunu da yine çok kutsal olan oylarımızla yapabiliriz.

Yapabiliriz, yapabiliriz de nerede o oyunu kutsal sayacak, oyunun değerini bilecek bilinçli insanlar. En çağdaş, en akıllı, en aydın, bilgili, kültürlü dediğimiz vatandaşlar oyuna sahip çıkmaz ise, bir saatlerini ayırıp oy kullanma haklarını kazanma çabasını göstermez ise, demokrasiyi, demokrasinin erdemlerini, nimetlerini bilmezden gelir ise kiminle ne yapabiliriz?

Önümüzde bir şans var. Lütfen herkes üzerine düşeni yapsın ve Türkiye'yi, güzelim ülkemizi şu sığ politikacılardan kurtarmak için oylarını akıllı ve mantıklı bir biçimde kullansın. Kimse yurdumuzu karanlıklara itecek oluşumları hazırlayan siyasi girişimlere ve aciz siyasetçilere pirim vermesin.

Türkiye'nin fedakar insanlara ihtiyacı var. Bu unutulmasın. Herkes üzerine düşen fedakarlığı yapmalı ve bu fedakarlığı yapacak vekilleri Meclise göndermek üzere oylarını kullanmalıdır.

Aklı başında olan insanlara bir çağrım var; biraz üzerinize görev edinseniz de karanlığa gömülmeye çalışan ülkemizi kurtarmak üzere halkı bilinçlendirecek çalışmalar yapsanız.

Şu güzel sözü de hiç unutmasanız; "sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa."

                                                                                              1995/Akdeniz Atılım Gzt.

TOPLUMSAL HARAKİRİ

Allah aşkına söyler misiniz bizim neremiz doğru. Bireyden itibaren aileye, oradan gruplara, örgütlere, kurumlara, yerel veya merkezi yöneticilere kadar hepimiz sürekli hata yapıyoruz. Hiç birimiz de yaptığımız hataları deneyim haline getirmiyoruz. Mutlaka istisnalarımız vardır ama genelimiz böyleyiz.

Devlet kurumlarının bir çoğunda normalde yapılması gereken sıradan işleri bile avanta vermeden yaptıramıyoruz. Hiçbirimiz bir  diğerimizi düşünmüyoruz. Kesinlikle düzenli, sistemli ve en az enerjiyle en çok iş yapabilecek tarzda çalışmıyoruz.

Her şeyi en az iki kere yapıyoruz. Ucuza mal edeceğimizi sandığımız tüm işleri gerzeklik boyutunda iki üç katına mal ediyoruz. Avrupalı olacağız diyoruz. Kim nasıl Avrupalı olmayı düşünüyor aklım almıyor.

Avrupalı olmanın; onlar gibi giyinmek, onlar gibi eğlenmek, onlar gibi konuşmak, dışında başka kavramlardan oluştuğunu kaçımız algılıyoruz?

Bir resmi kuruma gidiyoruz sabah mesailerine geç başlıyorlar, gözünüzün önünde oyalanıyorlar, bir Allah'ın kulu sizinle ilgilenmek zahmetini göstermiyor, "ta ki siz bağırıp çağırana kadar". Öğle üzeri mesai bitimine daha neredeyse yarım saat var işi bırakıyorlar.

Azıcık üsteleseniz sizinle kavga ediyorlar. Eğer avanta vermeyi becerirseniz işiniz büyük ölçüde kolaylaşıyor. Beceremezseniz yandınız.

O masadan öbür masaya, bu memurdan diğerine anlamsız ve gereksiz bir biçimde hiçbir işinizi halledemeden dolaşıyorsunuz. Bir şey istiyorlar gidiyorsunuz, arkadan aynı yerden bir başka şey istiyorlar. Be kardeşim niye her şeyi bir defada söylemiyorsun?

Mecliste bir kanun çıkarılıyor, olmuyor, peşinden aynı konuda bir başkası hazırlanıyor. Bir uygulamaya giriliyor, üç gün sonra iptal ediliyor. Bugün doğru denilen yarın yalanlanıyor. Bugün karşı çıkılan, yarın kabul görüyor.

Hiçbir konuda istikrar sağlanamıyor. İnsanların ve kurumların haklarına saygı duyulmuyor. Her şey karga tulumba yürütülüyor.

Böyle gelmiş böyle gidiyor.

Avrupa'lı olacakmışız!

İnsana değer mi veriyoruz ki. Avrupalı olalım. Demokrasiye sahip mi çıkıyoruz ki Avrupalı olalım. Eşitliğe, özgürlüğe, adalete, hakça paylaşıma evet mi diyoruz ki, Avrupalı olalım.

Devleti haksız kazanç ve geçim kapısı görelim, devlet birimleri dışındakileri soyup soğana çevirelim, halkı aptal yerine koyalım, demokratik kurumları oluşturmayalım, insana hizmet etmek dışında her türlü naneyi yiyelim, insan haklarını yok sayalım, zengini daha zengin edip, fakiri yerin dibine batıralım, insanımızı içi kararmış bir sistemin hayalcilerinin kucağına atalım ve bütün bunları yaparken Avrupalı olalım.

Eğitilmiyoruz, öğretilmiyoruz, okumuyoruz, her şeyden  ötesi "düşünmüyoruz".

Helal olsun şu Avrupalılara ki her ne kadar çıkarları da olsa bizi bizden çok düşünüyorlar. Bizim adam olabileceğimizi umuyorlar.

Ama biz buna inanıyor muyuz acaba!

İnsanımızı mahvediyoruz, doğamızı mahvediyoruz, çevremizi mahvediyoruz. Her türlü maddi manevi değerlerimizi yok ediyor, öldürüyoruz.

Acaba biz toplum olarak "harakiri" mi yapıyoruz?

Ne evimizde, ne sokakta, ne işyerimizde, ne de devlet kurumlarında, hiçbir yerde demokratik bir sistem oturtamıyoruz. Yapılması gerekenleri doğru bir biçimde yapmıyoruz. Yalan söylüyoruz, birbirimizi kandırıyoruz, hep kişisel çıkarlarımızı düşünüyoruz.

Göçebe  geldik göçebe gidiyoruz.

Evet ne acıdır ki "harakiri" yapıyoruz.

     


                                                                                              1995/Akdeniz Atılım Gzt.

AH ŞU KADINLAR

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği 5 Aralık günü, çeşitli programlar, toplantılar ve söylevlerle kutlandı. Kadınlarımız da bunları güzel güzel dinlediler ve "ne kadar iyi yapılmış da bu haklar 60 yılın üzerinde bir süre önce kadına verilmiş diye sevinerek geçmişten gelen ılık, nostaljik bir atmosfere kapıldılar.

Sonra birden kendilerine geldiler ve 60 yılın bir insan ömrü olduğunu düşünerek biz bu 60 yıl boyunca ne yaptık diye şöyle bir aynaya bakmak gereğini duydular.

Bir kısmı, "bizler bir ömür boyu hiçbir şey yapmamışız" derken, bir kısmı da "biz aslında çok şeyler yapacaktık da, kahrolası erkekler bırakmadılar" diye düşündüler.

Bazıları "verilen hakları  hele bir kullanalım, bunu yaparken, eksik haklarımızı da elde etmenin mücadelesini verelim" görüşündeyken, bazıları da "erkekleri yok edelim bütün haklar bizim olsun" kararlılığında birleştiler.

Kadınlarımızın bu duygular içinde değerlendirdikleri kadın hakları konusunda ben  de bir erkek olarak görüşlerimi belirtmek istiyorum. Gerçi, 2 Aralık günü Antalya Kadın Platformu'nun Antalya Müzesi'nde düzenlediği toplantıda erkeklere söz verilmeyerek "bu konuda söz etmeye erkeklerin hakkı bulunmadığı" iddia edildi ise de ben yine düşüncelerimi aktarmak istiyorum:

Konu olumsuzluklarla dolu olsa da ben o kadar olumsuz bakmıyorum. 1930'da yerel, 1934'te de genel bazda kadına seçme ve seçilme hakkı verilmiş, bunu sağlayan Mustafa Kemal Atatürk; Türkiye'nin, dünya ölçeğinde bu hakları tanıyan ilk 28 ülkenin yanında yer almasını sağlamıştır.

Kadının kendini bulması yönündeki barajların, engellerin kaldırılmasının en önemli adımı böyle atılmıştır. İlk mecliste %4.6 oranında yer alan kadınlar o tarihten sonra %1.5 ile %3.5 arasında değişen rakamları aşamamışlardır. Yerel yönetimlerde ise hiçbir zaman %1 rakamına bile ulaşamamışlardır.

Bu arada şu da unutulmamalı ki, kadınımız toplumsal yaşamda alması gereken yeri büyük ölçüde almış ve kendini, bir kişilik olarak, Türk erkeğine kabul ettirmeyi başarmıştır. Başbakan, bakanlar, yüksek yargı organlarında yöneticiler, valiler, kaymakamlar, bir çok üst düzeyde amirler, özel sektörde idareciler, yurt dışı temsilciliklerde uzmanlar, avukat, doktor, mühendis olarak ve bunların dışında daha bir çok alanda Türk kadını artık kendisine yüksek oranlarda yer edinmiştir.

Önemli olan; gerek siyasette, gerek işyerinde, gerekse ev yaşamında kadının aldığı rolde gerçek eşitlik sağlanabiliyor mu?

Bunu irdelememiz gerekiyor.

Türkiye'de kanun önünde eşitlik mevcut olup, eşitlik açısından yetersiz kalan bazı kanunların da kısa sürede değiştirilerek yürürlüğe konulacağından eminim. Asıl sorun bu değildir. Kadınlarımız istedikleri her işte, her alanda çalışabilir. Ücret ve çalışma süreleri konusunda sıkıntı mevcut değildir. Doğum öncesi ve sonrası izin, tedavi, bebeğin bakımı, beslenmesi, kreş bakımı gibi konularda fazlaca eksikliklerin mevcut olduğunu da gözden kaçırmamak kaydı ile, her şeye rağmen, kadının çalışmasına engel teşkil eden bir yasa yoktur.

Asıl sorun toplumsal eğitimin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Aslında konular o kadar birbirine bağlı ki, ayrı ayrı değerlendirmek mümkün değil. Ekonomik özgürlüğü olmayan bir kadın sosyal yaşama katılamazken, sosyal yaşama katılamayan bir kadının ekonomik özgürlüğünü edinmesi de kolay olmuyor. Bu nedenle iş çok karmaşıklaşıyor.

Kadınımızın sorununu çözmek için önce erkeğimizi eğitmemiz gerekiyor. Erkeği bilinçli olan kadınlarımız dışında kalan kadınlar iş, siyaset ve sosyal etkinliklere katılamıyor. Bu da verilen hakların kullanılmasını engelliyor.

Türkiye'de 200'ün üzerinde kadın kuruluşu var. Bunlar aynı emeği, aynı enerjiyi, aynı maddi kaynağı, ayrı ayrı harcayarak, ortak olan bir hedefe koşuyorlar. Halbuki bu örgütler belli bir çerçevede güç birliği yaparak kaynaklarını birleştirerek, devletle de işbirliği yaparak, daha güçlü bir şekilde ortak olan hedeflerine ulaşmaya çalışsalar daha güzel olmaz mı?

Devlet de bu gönüllü örgütlerle dayanışma içine girerek Türk erkeğini eşiyle birlikte eğitme çalışmalarını yapmalı, bu konuda gerek teşvik edici, gerekse zorlayıcı yöntemler geliştirmelidir.

Örneğin; bir çok ilde kadın koruma evleri oluşturulmuş olup, iyi bir hizmet verilmektedir. Ama bu evlere sığınan kadın bir süre sonra evine, kocasının yanına dönmek zorunda kalmaktadır. Doğrusu da budur. Ancak, bu kadın aynı eşle, aynı sorunları, tekrar yaşamayacak mıdır?

Tekrar tekrar bu eve sığınmayacak mıdır? Sorunun nihai çözümü bu mudur?

Öyle ise bu evlere sığınan kadının eşine iki alternatif sunulabilir: birincisi yüklü bir para cezasıdır, ikincisi aynı sığınma evinde düzenlenecek olan bir eğitim programıdır. Ya parayı öder, ya her gün akşam eğitim programına katılarak eğitimini tamamlar.

Bu ve buna benzer sorunlar ve çözümlere örnekler çoğaltılabilir. Kadın örgütleri asıl bu tür çözümler üretmekle uğraşmalıdırlar. Bunu yaparken, bir yandan kadınların edinmiş oldukları hakların kullanımını ve bu konuda bilinçlenmeyi sağlayıcı çalışmalar yürütülürken, bir koldan da eksik kalan hakların edinilmesi mücadelesi sürdürülmelidir.

Bütün bu çalışmalar yapılırken, erkeklerle birlikte bu çabanın gösterilmesi gerektiği, bir çok kadın hakkının; bu konudaki eksikliği ve yanlışlığı gören, eşitsizliği kabul eden erkekler tarafından verildiği ve verilmeye çalışıldığı unutulmamalı. Bir çok erkeğin bu mücadelede en az kadınlar kadar istekli ve etkili olduğu gözden kaçırılmamalı.

Erkek düşmanlığı yaparak mutlu olacağını sanan kadınlar doğayı inkar ederek ve birbirine muhtaç olan iki cinsi birbirinden uzaklaştırarak, hiçbir yere varamazlar.

İnsanlar, her konuda olduğu gibi, kadın erkek konusunda da birlikte yaşamayı öğrenmeli, yaşamın özünde paylaşmak ve hoşgörü olduğunu unutmamalı ve ben merkezci olmaktan vazgeçmelidirler.

                                                                                              1995/Akdeniz Atılım Gzt.

HER ŞEYE RAĞMEN

Türkiye çok ilginç bir ülke, bunca düzeysizliğe rağmen, bunca yetenekten uzak siyasetçi ve yönetim kadrolarına rağmen, bunca hırsıza, bunca yolsuza, bunca arsıza rağmen halen dimdik ayakta durabiliyor.

Herkes kendi çıkarları doğrultusunda bir başka siyasi dolap içerisinde dönerken halk her zaman aptal ve enayi yerine konuluyor.

Toplumda saygın bir yere sahip olmak durumunda olan bir takım insanlar; "tüm emek ve enerjilerini ülkenin ve toplumun refahı uğruna harcamak, gelecek nesillere yaşanabilir bir Türkiye bırakmaya çabalamak" yerine, ne kadar acıdır ki, olanca yüzsüzlükleriyle, kişisel ve grupsal çıkarları uğruna sabahtan akşama kadar ne tür ayak oyunları yapabileceklerini düşünerek zaman öldürüyorlar.

Siyasette bir adım ötesini göremeyen liderlerden bu ülkeyi idare etmelerini ve Türkiye'yi hak ettiği iyi yerlere getirmelerini beklemek ya tamamen aptallıktır ya da hiç olmazsa umudunu kaybetmek istemeyen insanlarımızın kendi kendilerine kurdukları toz pembe bir hayaldir.

Cumhuriyet Halk Partisinin 9 Eylül kurultayının ardından DYP ve CHP liderleri arasında 20 Eylül'de yapılan görüşmelerin hükümetin bozulması yönünde noktalanması, herkesin bunalım teorileri geliştirdiği bir aylık çok yoğun bir siyasi tiyatro izlememize sebep oldu.

BAYKAL 20 Eylül'de ortaya koyduğu koşullardan hiçbir ödün vermeden, o noktada beklediğini bir ay boyunca defalarca tekrarladı. BAYKAL'ın amacı; "her ne kadar olay MENZİR meselesiyle sulandırılmaya çalışıldıysa da" bundan önceki DYP-CHP koalisyonu döneminde sosyal demokratların DYP ileri gelenleri tarafından sihirli bir değnekle yönetilen kuklalar olmaktan çıkarılmasıydı. Yani gerçek anlamda iktidara iki tarafın da eşit bir şekilde damgasını vuracağı, protokoldeki maddelerin yaşama geçirileceği, koalisyon olduğu halde tek parti iktidarı gibi davranmayan ciddi bir ortaklık istiyordu.

BAYKAL iktidarı bozduğunda bazılarının sandığı gibi bunalım yaratmak veya iktidardan kaçmak amacı taşımıyordu. Kendisi bu kararı alırken 20 Eylül'ün daha da güçlendirilerek  Ekim'lere taşınacağını biliyordu, bu nedenle ısrarla o noktada beklediğini tekrar ediyordu. CHP'yi ayrı tuttuğumuzda, ANAYOL formülü dışında meclis aritmetiği başka bir çıkış yolu göstermiyordu.

Mesut YILMAZ'a hiçbir matematik kuralına göre kuramayacağı hükümet için görev verilmeyeceği de kesindi. Sonuç BAYKAL'ın beklediği gibi oldu ve başa dönüldü. Ama işler artık daha kolaydı. İlk başta ÇİLLER'in tabanına kabul ettiremeyeceği tüm koşullar artık bulunmaz  nimet haline gelirken, bu koşullar sayesinde gümrük birliği için aşılması gereken ve ÇİLLER'in de aşamadığı 8. Madde bile çok fazla yorulmadan geçebilecek duruma gelmişti. Böylece ÇİLLER de elinden kaçırmak üzere olduğu gümrük birliği primini yeniden yakalamış oldu. Partisinin siyasetini oturttu, birlikte sıkı bir mücadele vermenin getirdiği doğal bir sonuçla partisini ortak bir ruhta bütünleştirdi, güçlendirdi.

İşte buraya kadar gelişen bütün bu olayları; akıllı geçinen, lider olduklarını sanan bir çok sözümona büyük siyasetçiler göremediler, değerlendiremediler ve olayların hep arkasından koştular. Sinirlerine ve hırslarına hakim olamadılar, sağduyulu düşünemediler, siyaset söylemini mahalle arasında kavga eden kadınların edebiyatı haline getirdiler. Çok yazık, gerçekten üzülüyorum ama başlıkta da belirttiği gibi "her şeye rağmen" Türkiye dimdik ayakta ve en azından bu, umut ve mutluluk verici.

                                                                                   Mayıs 1993/Genç GELECEK

ÖZAL'I TARİHE GÖMERKEN

Cumhurbaşkanı Özal kimdi? Bu konuda çok şeyler yazıldı çizildi, kendisine çok kızıldığı oldu, çok sayıda suçlamalara maruz kaldı, her hareketi, her davranışı topluma aykırı olarak nitelendi. Toplumun ahlakını bozduğu, bizi Amerika'nın kucağına oturttuğu iddia edildi. Ailesine çok büyük bir servet kazandırdığı ortaya atıldı, kanunsuzluğu, kural dışılığı eleştirildi. Bunlarla birlikte çok da seveni oldu. Otoyol ağı, telekomünikasyon, para-kredi sistemi, serbest piyasa ekonomisi gibi alanlarda Türkiye'ye çağ atlattığına girişimci insan tipi yaratmak hoşgörü, değişim ve büyük düşünme gibi konularda Türk insanının kafa yapısını değiştirdiğine inananların sayısı gitgide arttı.

Sonuçta yaklaşık on yıl boyunca Türkiye'ye hareketli günler yaşatan Turgut ÖZAL, arkasında onsuz yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini bilemeyen bir azınlık bırakarak toprak oldu. İddia edilen kazançlarının hiçbirini yanında götüremedi.

Bu noktadan itibaren Turgut ÖZAL'ı biraz da ben değerlendirmek istiyorum. Turgut bey büyük değişimci olarak tarihe geçirilmek isteniyor. Bence Turgut ÖZAL  köşe dönmecilerin ve kolay kazanççıların değişimcisi olmuştur. Hiçbir zaman halk için değişimci olmamıştır. Kendi felsefelerini ve kendi çıkar ekonomilerini oturtmak için, halka değişimcilik hapını gayet rahat bir şekilde yutturmuştur.

Peşin peşin şunu da söylemek istiyorum; Turgut ÖZAL'ın ekonomik uygulamaları, yurtdışı ilişkileri, haberleşme tekniklerini geliştirmesi, çok kanallı renkli televizyona geçiş, özel televizyonlara ön ayak olma ve benzeri daha birçok önemli konuda yapmış olduğu uygulamalar, kendi amacı ne olursa olsun, kimlere çıkar sağlamak için yaptıysa yapsın halk tarafından kabul görmüş ve benimsenmiştir.

Yiğidi öldür hakkını ver, ama fazlasını asla!

Şimdi görüyoruz ki ÖZAL öldü öleli, daha önce kendisine sabah akşam küfredenler, bizi sattı, vatanı parselletti diye bağrışanlar, Türkiye'yi İtalya'ya benzetmeye çalışıp "TEMİZ ELLER" operasyonunu biz de başlatalım, bunların hepsini alaşağı edelim diyenler bir ağız olmuş hep beraber günlerdir ÖZAL' ı göklere çıkarıyorlar. Daha da ileri gidip Cumhuriyet tarihimizde Atatürk'ten  sonra en büyük adam diye lanse ediyorlar. Ne kadar güçlü, ne kadar sevgi dolu, ne kadar bilgili ve becerikli olduğunu söylüyor, öve öve bitiremiyorlar.

Ya ben bir süredir uykudaydım, görmeyeli çok şeyler değişmiş ya da bir atasözümüzün belirttiği gibi "Kör öldü badem gözlü oldu".

Burada biraz da kendi toplum yapımıza değinmek istiyorum. Bizim milletin maaşallahı var. Kim sırtına çıkıyorsa, kim daha çok çektiriyorsa bununla da yetinmeyerek kim cebini daha iyi boşalttırıyorsa onu baş köşeye oturtuyor. Açıkçası kim anasını belliyorsa daha çok değer kazanıyor. Helal olsun, şimdi Demirel Cumhurbaşkanımız  olacak gibi görünüyor. Olsun, o da çok çektirdi, o da çok bindi sırtımıza epeyce eziyet ettirdi zamanında. En çok Demirel'in hakkıymış Cumhurbaşkanlığı. Hakkıdır, bu millet, "millet!" Olduğu sürece daha nice ÖZAL'lar DEMİREL'ler biner bu milletin sırtına.

Bir de şu mesele var ki; her şeye rağmen Demirel Cumhurbaşkanı olsa da kurtulsak, Allah razı olsun diyeceğiz. Ancak, asıl sorun, asıl kavga bu noktadan itibaren başlıyor.

Başbakan kim olur? Koalisyon sürer mi? İnönü ve SHP "babasız" ne yapar? Mesut Yılmaz'lı ANAYOL oluşur mu? vb. Daha bir çok soru bu noktada zihinleri kurcalıyor.

Her gün yeni bir senaryo ortaya atılıyor, yeni isimler öne sürülüyor,  halka yoklama çekilip seçim sulandırılmaya çalışılıyor.

Bu tür siyasi sululuklar devam ederken ben daha önemli bulduğum bir başka konuya değineceğim.

Özal'ın ölümünden sonra bir takım büyük iddialar ortaya atılıyor ve ANAP'ın oy yüzdesine artılar ekleneceği, bu ölümün ANAP'ı tırmanışa  geçireceği söyleniyor.

Ben ise tam aksini savunuyorum. Mesut Yılmaz şu anda önde görünüyor olabilir. Bu görüntünün ön plana çıkarak toplumda kabul görmesinin nedeni bence kendisinin gençliği ve kamuoyunda oluşturduğu dürüst lider kavramını Özal'ın ANAP'ına, değişim ruhuna ve iş bitirici kişiliğine oturtabilmiş olmasıdır.

Tam bu noktada halkın bilinç altında yattığına inandığım bir gerçeği dramatize ederek anlatmak istiyorum;

"Özal başka bir parti için uğraş verse de ANAP Özal'ın gözü gibi baktığı, eliyle büyüttüğü, kahrını çektiği bir çocuğudur. Özal bir kız çocuğu gibi özene bezene yetiştirdiği ANAP'ını bir "damat"a "Mesut Yılmaz"a kaptırmıştır. Buna rağmen yeri geldiğinde "damat"ın kulağını çeker ve evladını kanatları altına almayı bilir. Aslında Özal duygusal davranmış ve "damat"a fena halde bozulmuştur. Olaya yeterince geniş bakamamıştır. Ona göre "damat" beceriksiz, pasif, tutucu ve de gelişmeye kapalı bir tiptir. Ama gerçekte fena çocuk değildir, her şeye rağmen kayınpederinin yanında iş görür. Yani sonuçta bir gün "damat"la kayınpeder nasıl olsa barışır ve bir araya gelirler, yeter ki biz destek vermeye devam edelim."

Evet bence halkın bilinç altında bu düşünceler yatıyordu. Özal ayrı olsa bile hayatta iken ANAP'ın arkasındaydı, ANAP ruhunu her zaman desteklerdi. Hatta, Mesut Yılmaz'ın gelişi ANAP'ın üzerindeki psikolojik baskıyı oldukça hafifletmişti. Yeni liderleri sayesinde kötü damga yemekten kurtulan partililer yeniden toplum içine çıkabilir duruma gelmişlerdi. Bu rahatlama ile birlikte, Özal'ın doğal liderleri olarak her zaman yanlarında olacağına ve günü gelince yine partinin başına geçeceğine içten içe inanıyorlardı.

Ama durum değişti. Özal yok artık. Mesut Yılmaz, Özal'ın da dediği gibi, "statükocu"dur. İktidara gelse bile altı ay sürmez foyası meydana çıkar. ANAP ruhunu canlandıramaz, o tempoyu yakalayamaz.

Yukarıda yazdığım gibi, "Özal varken Mesut'a oynamak prim yapıyordu". Artık yapmaz. Halk bunu yavaş yavaş görecek ve bu bilince Özal'ın yokluğunda iyice erecektir.

Bu arada şunu da vurgulamak istiyorum; ben Mesut Yılmaz'ın son dönemlerdeki kamuoyu yoklamalarında çıkan oy oranın hızla inişe geçtiği iddiasında değilim. Yanlış anlaşılmasın. İddiam odur ki, sandıkları gibi Özal'ın ölümü ANAP'a artı puan getirmeyecektir.

Böyle bir tespit yaptıktan sonra, bir başka bakış açısıyla sola da değinmek gerekiyor. İlk bakıştaki görüntülerin yine pek iç açıcı olmadığını ve içimizi karattığını yazmadan geçemeyeceğim. Karamsar bir tablo çizmek istemiyorum ancak, sıkıntı gerçekten ciddi ölçüde devam edeceğe benziyor.

Demirel'in Çankaya'ya çıkması kesinleştiği tarihten itibaren SHP koalisyondaki etkinliğini koruma mücadelesine başlayacak ve Demirel sonrası DYP'nin her türlü sıkıntısı SHP'ye yansıyacaktır. Neler olabileceğini şimdiden kestirmek çok güç. Çok zor günler yaşanacak. Diğer taraftan DSP'nin durumunu gözden geçirmeye kalkıştığımda, yıllardır hep aynı konumda olduğunu görüyorum. Kokmaz, bulaşmaz, kendi yağıyla kavrulan bir parti olarak siyasetteki yerine oturuyor.

CHP'ye gelince, çok büyük iddialarla ve toplumun coşkusuyla yeniden açılan partide o günden bu güne pek bir şey kalmadı. Halkın sevgisi coşkusu küllenmeye yüz tuttu. Çok zaman kaybedildi.

SHP'de olayların yakalanması ve gündem oluşturulması konusunda çok sıkıntı çekiliyordu, ayrılma sebeplerinden önemli bir tanesi de buydu. Bu bir parti dinamizmi meselesiydi. Ama yine sıkıntı çekiliyor, yine toplumun nabzını yakalama konusunda geç kalınıyor. Oysa ANAP'tan kalma çürümüşlük ortamı halen ortada iken bu ortamı  değiştireceğiz  diye oluşturulan koalisyon yeterince başarı gösterememişken, yeni dürüstlük, çağdaş yaşam ve refah sunmak iddiasıyla ortaya çıkan CHP, yelkenlerini çok güçlü bir şekilde doldurabilecek hazır ortama elini uzatsa alabileceği kadar yakın. Önemli olan bu ortama sahip çakabilecek parti bireylerini, kadrolarını planlı programlı bir biçimde harekete geçirme yeteneğini gösterebilmektir. CHP, taşıdığı değişim iddiasını, gerçek değişimci olma, halkın değişimcisi olma iddiasını çok iyi anlatmak zorundadır.

CHP lideri ve yönetim kadroları "Aydınlık Türkiye", "Değişimin Gücü CHP" sloganlarıyla başlattıkları hareketi iktidara taşımak için gecelerini gündüzlerine katmalı, çalışmalarını, ürünlerini artık somut çözümler, mega projeler, köklü değişim önerileri şeklinde halka sunmalılar.

"Türkiye'yi yeniden kurmak onarmaktan daha zor değildir." Diyen CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, halk iktidar istiyor. Lütfen elinizi çabuk tutun. Aksi takdirde bu şans da kaçacaktır.

Sonuç olarak şunu belirtmek istiyorum; Türkiye büyük bir ülkedir ve Türkiye'yi düşünen insanlara ihtiyacı vardır. Bu bağlamda Türk halkı kendine hizmet etmiş her insanı yerli yerine oturtmalı ve hiç kimseye gereğinden fazla değer vermemelidir.

Bu ülkeyi yönetecek başarılı insanlar her zaman içimizde mevcuttur, bu da unutulmamalıdır.

                                                                                   Temmuz 1993/Genç GELECEK

EMEK-ENERJİ     /     EŞİTLİK-DENKLİK

BİREYSEL ÇIKAR - TOPLUMSAL ÇIKAR

Türkiye çok değişik bir noktaya geldi. 1980 / 12 Eylül Darbesi öncesinde iki ana damarda toplanan bizler genelde katı çizgilerle, belirgin sınırlarla birbirimizden ayrılıyorduk. Ben o dönemde 10-15 yaşlarımı yaşıyordum. Ailemiz de köklerinin en uçlarına kadar kuvai-milliyeci, CHP'li ve sonuçta ortanın solcusu derken Türkiye'nin iki ana kampından solda olanını tercih etmişti. Bu tercih, aile ortamının, toplum ilişkilerinin tüm noktalarına nüfuz etmiş, benim benliğime de hakim olmuştu.

Bu yolda hep inançla yürüdüm. Bundan sonra da inançla mücadelemi sürdüreceğim. Fakat, o dönemi ve gelişmeleri iyi gözden geçirmek ve halkın ilgi alanının nereye yöneldiğini kaçırmadan, çağın gelişiminin gerisinde kalmadan ve hatta önüne geçebilme mücadelesi vererek, ilericiliği elden bırakmadan bu savaşımı sürdürmek gerekiyor.

Türkiye'de sol, benim kişisel gözlemlerime göre her zaman ayakları havada kalmış iddialarla yola çıkmıştır. Sol'un öncüleri, kendi toplumsal gerçeklerini hesaba katmadan, kendi maddi kaynaklarını tartmadan, kendi üretim biçimlerini iyi organize etmeden ve tanımadan yapılan masabaşı hesapları, masabaşı hayal ürünü vaatleri ile toplumu arkalarına alacaklarını sanmışlardır.

İyi şeyleri hayal etmek güzeldir. Kimsenin düşünmediği güzellikleri düşünüp vaat etmek üstün bir yetenektir. Ancak önemli olan, bu teorik hazırlığın temel dayanaklarla beslenerek pratiğe dönüştürülme planlarını yapmak ve gerek yerel, gerek dünya çapında günün koşullarının, olanaklarının elverdiği ölçüde gerçekçi yaklaşımlar ortaya koymaktır.

Toplum gerçeklerini yakalamaktan bahsettim. Türk toplumu çok yetenekli pratik zekaya sahip bir toplumdur. Çoğu Avrupa ülkesinde, Amerika'da veya başka ülkelerde bulunan Türklerin geldiği nokta incelemeye alınırsa bu başarı daha kolay gözlenebilir. Türk insanının gerekli olanaklar sağlandığı taktirde yapamayacağı iş yoktur. Türk toplumu her türlü deneyimden geçmiştir, deyim yerindeyse "görmüş geçirmiş" bir toplumdur. Şimdi siz böyle bir toplumun karşısına çıkıp ta  biz hepinizi aynı noktaya getireceğiz, hepinizin bir evi olacak ama hepsi 60 m2 ve birbirinin aynı, hepinizin bir arabası olacak ama hepsi Murat 124, hepinizin geliri olacak ama bu gelir kişiden kişiye değişmeyecek, hepiniz devlete çalışacaksınız devlet sizin adınıza değerlendirecek ve size paylaştıracak, gibi vaatlerde bulunursanız, bu toplum sizin arkanıza düşmez, düşemez.

Bu noktada "eşitlik" kavramını biraz tartışmak istiyorum. Eşitlik denilince tek tip insan yaratmak sonucuna ulaşan insanlarımız var. Ben eşitliği insanlara tanınan eşit olanaklar olarak algılıyorum. Bu olanakları, başvuran her insan kullanabilmeli ve yeteneği, zekası, enerjisi ölçüsünde ilerleyebileceği kadar ilerlemeli. Herkes aynı noktaya gelemez, sunulan olanakları değerlendiremeyenler olduğu yerde geri planda kalabilirler.

Burada şunu eklemek gerekiyor; bir toplum, bütün kesimleriyle vardır, herkes birbirini kollamak zorundadır. Bir ailenin mega boyuttaki biçimi toplumdur. Bu toplumun en zayıf insanlarına yaşamlarını sürdürebilecekleri asgari para, barınak, sosyal hizmetler sağlanmalı, daha sonra bu sınırın ötesinde yetenekler çarpışmalı. Bu alt sınır toplumun düşkünlerini koruma sınırı olmalı. Bu gereksinim göz ardı edilmemeli. Benim bu konuda bireysel bir önerim var. Gelin, biz sol olarak eşitliğin adını "denklik" olarak değiştirelim. Çünkü denklik daha farklı bir kavram. Olayların küçüklük veya büyüklüğüne bakılmaksızın benzer koşulların ve bunun sonucu benzer sonuçların oluşması, biri küçük, biri büyük bir olay olduğu halde iki olayın birbirine eşlenebilmesi denklik olarak algılanabilir.

Örneğin; ben inşaat mühendisiyim. Kendim özel girişimcilik cesaretini gösterdim, kanunların elverdiği ölçüde yakaladığım fırsatlarla iş yapıyorum. Üretime katkıda bulunuyorum. Bir çok insan benim yaptığım işlerden, dolaylı yollarla geçiniyor, ben de para kazanıyorum. Bu arada bir çiftçi düşünün, aileden kalma veya toprak reformuyla, devletin tanıdığı olanaklar sonucu elde ettiği topraklarda çalışıyor. Toprağı işliyor, üretiyor, yanında insanlar çalıştırıyor. Alabilirse araç gereç alıyor. Çiftçi de kazancını cebine koyuyor, işlem bitiyor.

Şimdi özel işi olan bir inşaat mühendisi olarak ben bu çiftçiyle denk bir durumdayım. İşlerimiz farklı, olanaklarımız farklı, konumlarımız farklı ama biz denk insanlarız.

Çalışıyoruz, yönetiyoruz, üretiyoruz, kazanıyoruz, yaşıyoruz.

Yine başka bir örnek; sıradan işler yapan bir masabaşı memuru sabah 8:00, işine gelir, daktilosunu yazar, evrakları takip eder, düzene sokar, yazışmaları yapar, akşam saat 17:00 her şeyi masasında bırakır çıkar. Aybaşında maaşını alır, gerekli harcamalarını yapar, yıllık iznini kullanır, yasal haklarını kullanır, yaşamını sürdürür. Bu memur evinde iş düşünmez, gelecekte yaptığı işin nereye gideceği kaygısını duymaz, riske girmez, adam kovalamaz, çek senet yazmaz, alacak peşinde koşturmaz. (Aldığı maaş ayrı bir tartışma konusudur) bunun yanında yine bir küçük esnaf düşünün, sabah 6:00'da dükkanını açar, temizliğini yapar, ekmekleri, sütleri vs. günlük malzemelerini teslim alır. 500 liralık mal için fişini keser tek tek uğraşır, eksiklerini sürekli takip eder. Vergisi ıvırı zıvırı bitmez, zabıtası problemdir, senet ödeme günleri gelir para olmaz. Borç verir alamaz, veresiye defteri kabarır. Her gün gelen zamları takip eder. Sattığı malın sorumluluğunu taşır. Yanında adam çalıştırır onun problemleriyle uğraşır. Gece saat 24:00'ü geçer dükkanı kapatır. Hem bedenen hem de zihinsel olarak çok daha fazla enerji harcamıştır yıpranmıştır. Ama daha çok kazanmıştır. Kazancını cebine koyar gider. Kazancı memurunkinden çoktur. Bu memurun, market sahibini kıskanmaya hakkı olabilir mi?

Bu memurla, market sahibi de denktir. Yani her insan yaptığı iş, harcadığı emek ve enerji ölçüsüyle değerlendirilmelidir.

Emek ve enerji diyorum çünkü enerji kavramı çok daha geniştir, içinde zihinsel enerji ile fiziksel enerjiyi bir arada barındırır. Bu nedenle insanı sadece fiziksel emeğiyle değerlendirmekten de kurtuluruz.

Bu arada siz değerli okurlarımıza bir şeyi hatırlatmak istiyorum; bizler Genç Gelecek dergisini çıkarırken insanların her şeyi rahatlıkla düşünebilmelerini istedik. Bu amaçla dergimiz bir platform oluşturacak ve bu platformda herkes düşünce jimnastiği  yapabilecek. Doğru veya yanlış hiç kimse düşünmekten, konuşmaktan ve de yazmaktan korkmayacak. Tartışacağız ve doğruları bulacağız. Yanlışımız olursa düzelteceğiz. Çağın gelişimini yakalayacağız. Kendi koyduğumuz kurallara tapmayacağız. Her şeyin değişebileceğine inanacağız ve bilinç düzeyimizi sürekli yükselteceğiz.

Şimdi bu ufak hatırlatmadan sonra bazı ateşten gömlek sayılan konulara da değinmek istiyorum. Belki birçok insan bana kızacak, belki politik olarak büyük bir cephe oluşturacak ama ben doğru olduğuna inandığım konuları her zaman gündeme getireceğim. Bu konulardan bazıları özelleştirme, gecekondular ve dış ilişkiler. Özelleştirme deyince solcu büyüklerimiz yerlerinden fırlıyorlar. Gecekondulara el sürünce ezilen kardeşlerimiz hop oturup hop kalkıyorlar. Dış ilişkiler deyince sol adına vatanperver, milliyetçi ruhumuz kabarıyor. Oysa ki gerçekçi bir yaklaşımla ve bazı söylenmesi gereken doğrular politik kaygılarla yutulmadan, girilmesi gereken ilişkilerden solculuk adına korkulmadan bazı adımlar atılması gerekiyor. Önce bir tespit yapalım. Biz neyiz? Solcuyuz. Solculuk nedir? Önce insan ilkesini benimseyerek, insanlara rahat, refah içinde yaşayabilecekleri,  sosyal yönü güçlü olan ve ekonomik düzeyini de dengeli bir çizgiye getirmiş bir toplum yaratmak sevdasıdır. Bu tespit ve tanımla birlikte bizlerin ezilen, haksızlığa uğrayan, sömürülen, emeği ve enerjisi ölçüsünde ekonomiden pay almayan insanların yanında olduğumuz bir kesinlik kazanmaktadır. Kimdir bunlar? İşçiler, öğrenciler, gençler, memurlar, kadınlar, küçük esnaf, köylü, emekli, ufak çapta işletmeciler, ticaret erbabı, kendi yağıyla kavrulan iş adamları vb. Bu geniş yelpazede herkesi memnun etmek zorundayız. Bir tek avantacılar, hırsızlar, köşe dönmeciler, kolay yoldan para kazanan, devleti soyup soğana çeviren, halkın anasını ağlatanlar bizimle olamaz. Tüm bunları yapıp ta kaymak tabakasını yiyen bu küçük grubu ayırırsak gerçekten temsil etmek zorunda olduğumuz çok geniş bir insan kitlesi mevcut. Alacağımız her kararda bu insanların bir bölümünün ayağa kalkması muhtemel. Bu nedenle her kesimin dengeler hesabını iyi yapıp bir orta yol bulmak zorundayız.

Özelleştirmeden başlayalım. Kamu iktisadi teşebbüsleri, bilinen kısaltmayla KİT'ler, satılırsa ne olur? Bu konuyu düşünürken ve tartışırken ilk hatayı olayı topyekün  düşünerek yapıyoruz. Yan koşulları unutuyoruz. KİT'ler topyekün mü satılacak? Yararlı ve karlı olanlar ayrılacak mı? Kar olmasa da zorunlu olarak devletin elinde kalması gereken  KİT'ler yok mu? satılması gereken KİT hiç mi  yok? Olayı bu şekilde böldüğümüzde daha değişik bir durum çıkıyor ortaya. KİT'lerin bir kısmı hayati önem taşır, zarar da etse devlet bunu subvanse eder ve elinde tutar. Tutmak zorundadır. Bir kısmı bireyler arası ve uluslararası görev yapan kritik kuruluşlardır, kesinlikle satılamaz. Ama bunların yanında devlete aşırı yük bindiren yurttaş olarak hepimizin cebinden alarak bir grup insanın açıkta kalmaması uğruna çok büyük zarar ettiği halde elde tutulan KİT'ler vardır. Bunlar ya tamamen kapatılmalı ya da satılabiliyorsa satılmalıdır. Çünkü bunlar elde tutuldukça her gün hepimiz bu zarara ortak oluyoruz.

Herhangi bir KİT'in kapatılması gündeme gelse tüm solcu kesimlerimiz koro halinde bağırıyorlar; "kapatılamaz, bu işçiler açıkta kalamaz" bence bu sözler çözüm değil. İşçiler açıkta kalmasın derken, savunmakta olduğumuz temel ilkeyi, eşitlik ilkesini unutuyorlar. Diğer toplum kesimlerini yıpratıyorlar. Çözüm önerilsin çözüm.

Ben uzun süredir düşünüyorum neler yapılabilir diye. Hem oradaki insanlar ezilmesin, aç susuz kalmasın hem de diğer toplum kesimleri bunun yükünü taşımasınlar.

Kendimce bir çözümü her yerde söylüyordum, bu gün de benzeri çözümler tartışılıyor. Bir Zonguldak örneğini ele alırsak çok yazıldı, çizildi, oradaki üretimin çok yetersiz olduğu ve tüketimin her sene devlete kat kat zarar ettirdiği. Eğer gerçekten ıslah etme olanağı kalmamış ise, hiçbir çözüm bulunamıyor ise bence böyle bir kurum açık tutulmamalı ve satılabiliyorsa satılmalı. Bu kurumdaki işçilere her sene verilen zamlar, olayı iyice kanayan bir yara haline getiriyor.

Burayı kapatırken önce çok iyi bir araştırma yapılarak işçilere yönlendirme planları hazırlanmalı. "İşçiler buralardan ayrıldıkları zaman hangi işlerle uğraşabilirler, bölgenin ticari gereksinimleri nelerdir? Hangi madde, ürün veya parça bu bölgelerde üretilebilir? Eksikliğini duyduğumuz, işgücü gereksinimi olan üretim kalemlerimiz hangileridir?" gibi sorulara yanıt bulan bir çalışma yapılmalı. Bu çalışmalar tamamlandığında işçilerin karşısına çıkıp size bir yıl boyunca maaşınızın en az  % 60'ı (bu temsili bir orandır) işsizlik sigortası olarak ödenecektir, ilave olarak hepinize düşük faizli 2 yıl geri ödemesiz  40'ar, 50'şer milyon lira kredi verilecektir, işte yapabileceğiniz iş türleri, işte projeleri, işte eğitim imkanları denebilmeli. Bu olanaklar sağlandığında bu insanların her biri tek tek veya birkaçı birleşerek birer iş kuracaklar yanlarında üçer beşer işsiz insanı daha istihdam edecektir ve ekonomiye de ilave katkı getirecekler. Bizim cebimizden 2 yıllık para daha çıkacak ama bu sadece iki yıllık olacak, devamı olmayacak. 2 yıl daha dişimizi sıkarız sonra rahatlarız. Bu çözüm benim bir önerim. Belki karşı çıkılır olmayacağı da söylenir, ancak bu bir çözüm önerisidir. Mutlu bir çözümdür. Bu beğenilmiyorsa çok konuşanlar, sadece kendini düşünen, toplumun diğer kesimlerini düşünmeyenler başka çözüm önersinler, o önerileri de tartışalım. Artık çözüm önerileriyle konuşalım. Laf üretip ezilmişlik edebiyatı yapmayalım.

Gelelim gecekondu sorununa. Ben bu sorunun Ankara'da ortaya çıkan bir boyutu hakkında görüş belirteceğim. Ben Ankara'nın özellikle Altındağ ve Mamak bölgesindeki gecekonduların arasına çok girip çıktım. Bir inşaat mühendisi gözüyle de baktığımda oralara hizmet götürmenin, o bölgeleri ıslah etmeye çalışmanın hiçbir çözüm getirmeyeceğini, bu arada da çok büyük maddi kayıplara yol açacağını ve hatta döşenen su, kanal, elektrik, telefon, asfalt vb. alt yapı malzemelerinin hem de hepsinin tekrar yapılmak suretiyle yine hepimizin bütçesine el attığını gördüm. Şimdi bu insanlara hizmet gitmesin, onlar rezil olsun, insan yerine konmasın gelmeselerdi, yapmasalardı demiyorum. Olan olmuş, bir dönem bu insanlar göç etmiş gelmiş ve bu sağlıksız anti - sosyal yapılara yerleşmek zorunda kalmışlardır. Ancak, bu günden öteye ne o insanları oraya mahkum etmeye ne de diğer insanların bütçesine daha fazla el atmaya hakkımız yok.

Birkaç yıl önce alınan kararlarla bu gecekondulara tapu verilmeye başlandı. O dönemden itibaren bu tapuların verilmesine razı olmadım çünkü tapu vermek işi çözümlemiyor daha uzun yıllar bu evlerin normal imarlı yapılaşmaya dönmesi için beklemeyi gerektiriyor. Bu arada verilen tapular da beğenilmiyor çünkü, yol payları, okul, yeşil alan, sosyal hizmet binaları nedeniyle payları azalıyor ve mekanları değişiyor. Benim o zamanki düşüncem şöyle olmuştu; hazır olan mevcut geniş alanlarda veya bu evlerin bulunduğu bir bölümün yıkılmasıyla (bu yıkılan evlere bir dönem kira tazminatı verilmek koşuluyla) açılan alanlarda hızlı bir şekilde dikine binalar yapmak ve bu bölgelerdeki insanlara pay ederek bu insanları yerleştirmek suretiyle hem o insanları mağdur etmemek, hem şehir olma bilincine yakışır, imarlı, yeşil alanlı, sosyal unsurlar taşıyan alanlar yaratmak ve gecekondulardan tamamen kurtulmak mümkün olabilirdi. Bu gayet orta yollu bir çözümdü. Bu çözümden herkes mutlu olabilirdi.

Şimdi Ankara'nın bazı mahallelerinde bu çözümün planlanmış bir biçimi olan, kaynakları bulunmuş; sonuçta, hem Ankara'ya hazır, geniş hacimli yeşil alanlar yaratacak, hem  de şehri bozuk gecekondu yapılaşmasından kurtaracak projeler uygulanmaya başlandı. Tabii ki bütün gecekonducular ayağa kalktı. Bu projelerde bazı haksızlıklar yapılmış olabilir, bu projenin uygulanma biçimi tartışılabilir, birilerine ayrıcalık tanınmış olabilir, ayrıca bu bölgelerde geçmiş dönemlerde hazırlanan imar planında çok ciddi hatalar yapılmış ve bu hatalar bu gün düzeltilememektedir. Ama ben burada başka bir haksızlığa değinmek istiyorum.

Siz yıllar önce gelin, devletin arazilerine konun, buralarda ücretsiz olarak barının. Bir gün gelip de devlet sizi affetsin, tapular versin ve tapularınıza karşılık çok güzel bir projenin göbeğinde küçük olmasına rağmen milyarlar değerini bulan birer daire versin, hepiniz çıkın başkaldırın. Gerekçesi ise biz kendi tapumuzla yap-sat'a verseydik 4-5-7 adetlerde daireler alacaktık, siz bize küçük birer daire veriyorsunuz. 

Bu bir gerekçe olamaz. Ankara'nın hazine belediye arazilerinde ve her karış toprağında bütün Ankara'lıların ve hatta bütün vatandaşların hakkı, payı vardır. Bu durumda kanunsuzluk edip gecekondu yapmayan vatandaşlar ENAYİ oluyor. Onlar da birer gecekondu yapsaydı bu gün 5'er, 6'şar  daire sahibi olabilirlerdi. Bu da en az 2 milyarlık maddi güç demektir.

Tekrarlıyorum her karış toprakta her vatandaşın hakkı vardır. Boşluktan yararlanmayan insanlar enayi sayılamazlar. Yararlananlar da her şeye karşın devletin onları açıkta koymayacağı, hatta iyi rant gelirine sahip olacakları bir çözüm getirmesine rağmen, kişisel çıkarlarını ön plana çıkararak, politikayı bu işe alet ederek kimsenin hakkını yiyemezler. Politikacılar da oy avcılığı yapmak uğruna gerçekleri görmezden gelemezler gelmemeliler.

Benim yaklaşımım çok tepki toplayacaktır ama ben bunu ifade etmek zorundayım. Çünkü bir grubun oyunu alacağız diye toplumun diğer kesimlerinin hakkını yedirtemeyiz onları aptal yerine koydurtamayız.

Daha önce belirttiğim gibi biz çok geniş bir yelpazenin temsilcisiyiz. Ufak hesaplar yapamayız. Solculuk yapma gerekçesiyle doğruları görmezlikten gelemeyiz. Görmezlikten gelirsek haksızlığa neden olur eşitlikçi (denklik) görüşümüzü zayıflatırız.

Son olarak dış ilişkilere değinecektim ancak yazım biraz fazla uzadı. Ayrıca bu sayıda kendi adıma gündeme getirmeye çalıştığım birbirinden farklı ve tartışma konusu olabilecek konulara yeterince yer verdim. Bir sonraki sayımızda da dış ilişkiler konusunu ayrıntılı bir biçimde işlemek istiyorum. Daha çok ekonomik boyutta ele alacağım konuda da yeni tespitler ve yaklaşımlarla yine hep birlikte fikir jimnastiği yapacağız.

Ağustos sayımızda buluşmak üzere...

                                                                       Ağustos 1993/Genç GELECEK

MEGA YOLSUZLUK

Ülkemiz aşırı ilginç bir ülke. Bizler, yolsuz köyler, yolsuz kasabalar, yolsuz şehirleri çok gördük, ama yolsuz memurları, yolsuz müdürleri, yolsuz bürokratları, milletvekillerini, bakanları vs. hiiiç görmedik diyeceğimi sandınızsa da onları da çooook gördük "BENİM SEVGİLİ VATANDAŞLARIM". Bu yolsuzlar çok fenadırlar ve çeşitli kategorilere ayrılırlar. Az yolsuzlar, çok yolsuzlar, süper yolsuzlar ve "Mega Yolsuzlar". Devir değişti, artık en son kategoride yarışıyorlar. Şimdi MEGA Yolsuzluk zamanı "BENİM SEVGİLİ VATANDAŞLARIM" .

Türkiye çağ atlamıştır sevgili vatandaşlarım. Türkiye'ye çağ atlatan kadro şimdi yediklerini hazmetmeye uğraşırken, patlıcan oturtmacıların kadroları yönetime gelmiş ve vezir parmağını hanım göbeğine daldırmış, yalamaktadır. Dökülen damlalar da etraftaki yalakalarca yalanmaktadır. Bu ballı, kaymaklı ortamda parmağını yalamayanın kolu kesilirken ve de yalayana en büyük ödüller verilirken birşeyler olmuştur. Türk halkı sanki çağ atlamaktan vazgeçmiş, takla atmaya, göbek atmaya başlamıştır. Bu hareketler kafayı yemenin belirtileri olup, Türk halkının hızla kafayı yediği tespit olunmuştur.

Yiyin beyler yiyin, herkes bir şeyler yiyor, siz de kafayı yiyin. Böyle giderse "Baba"yı da yersiniz. Ama önce bir düşünün; sizler herhangi bir partinin üyesi misiniz? Delege misiniz? Herhangi bir karar mekanizmasında görev alıyor musunuz? Bu sorulara cevabınız hayır ise kafayı ve Baba'yı yemekten başka çıkış yolunuz yoktur. Çünkü sizlerin olması gereken yerlerde bir sürü çıkarcı, hırsız, dolandırıcı, dalevereci, dangalak insan var. Onları azınlıkta bırakmadığınız sürece kafayı yemeye mahkumsunuz. Sizi, bizi, herkesi ve de herşeyi partiler yönetiyor. Dürüst insanlar partilerde görev almadıkça, yer edinmedikçe ve mücadele etmedikçe MEGA YOLSUZLAR bile bu düzene az gelir.

DÜŞÜNÜN, DÜŞÜNDÜRÜN, KATIN, KATILIN. DÜRÜST  PARTİLERİ SİZ YARATIN!...

                                               Aralık 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

GENELDE VE TÜRKİYE ÖZELİNDE İNSAN HAKLARI

İnsan hakları genel olarak kadın ve erkeğin eşit biçimde sahip oldukları vatandaşlık, toplumsal ve ekonomik hakları içeren geniş kapsamlı bir varoluş kavramıdır. Gelecek kuşakların haklarını da bünyesinde barındıran bu kavram hiçbir ayırım yapılmadan savunulmalıdır. Bu haklar "bütün insanların yaş, cinsiyet, kültür, din, toplumsal ya da etnik ayırım gözetmeksizin eşit değerde oldukları" ilkesine dayanır.

İnsan hakları bölünemez. Bu hakların çiğnendiği her ortamda, insanların oy hakkının, görüşlerini ifade özgürlüğünün olmadığı yerlerde, idareye katılma hakkının bulunmadığı her toprak parçasında, demokrasi tehlike içindedir. Bireylerin insan haklarından yoksun bırakıldıkları hiçbir yerde sosyal refah sağlanamaz. Toplumsal eşitsizliğin iç barışı tehdit ettiği her yerde insan hakları da tehlike içindedir.

Yoksulluk, ekonomik eşitsizlik gibi durumların yanında siyasal, askeri ve hukuki etkenleri de içine alan insan haklarının temel çiğnenme nedenleri nelerdir.

- Farklı etnik köken ve dinlere ait gruplar arasındaki gerilimler ve özellikle yetkili kişilerin bu sorunlara gösterdikleri yanlış tepkiler,

- Devrimci karışıklıklar,

- Ekonomik sömürme yoluyla sistemli biçimde yapılan haksızlıklar,

- Kurumlaşmış devlet terörü, baskı, direnme daha fazla baskı ve ötesi...

Sonuç olarak insan hakları konusu bir ülkenin siyasal bedeninin sinir merkezine dokunur.

İnsan hakları kurbanlarının çoğu siyasal düşman olarak damgalanıp bir tehdit olarak görülürler. Tutuklamalara işkenceye "ortadan kaybolmalara" ve idamlara son verme çağrıları  bu nedenle tarafsız olarak görülmez. Genellikle hükümetler böyle isteklere yıkıcı olarak bakar.

İnsan hakları uluslararası bir sorumluluk içerir ve nitelik yönünden evrenseldir. Fiziksel ve düşünsel bütünlük içinde yaşama hakkı sanayileşmiş ülkelerde yaşayan insanların ne kadar hakkı ise gelişmekte olan ülkeler için de temel haktır. İşkence görmeme hakkı barış içindeki bir bölgede olduğu kadar savaş içindeki bir bölgede de geçerlidir. İfade özgürlüğü zengin bir ülkede olduğu kadar fakir bir ülkede de önemlidir.

Uluslararası ölçütlerin evrensel olarak uygulanması gerekir. Özellikle kadınlar; temel haklarından, kültürel  ya da dinsel nedenler gösterilerek yoksun bırakılmaktadır. Bu durum kabul edilemez. Kadının eğitim hakkı, kanun tarafından eşit korunma hakkı, oy verme, bedensel tecavüz edilemezlik gibi evrensel haklarına her yerde saygı duyulmalıdır. Birleşmiş Milletler'in "kadınlar için on yıl" bildirisinin son bölümünde vurgulanan eşitlik amaçları, evrensel insan haklarının elde edilebilmesi için temeldir.

İnsan haklarının çiğnenmesine göz yummak için gösterilen bir takım sebepler vardır. Bunların başında güvenlik gelmektedir. Hiçbir kimse bir devletin iç ve dış tehlikelere karşı kendini koruma hakkını yadsımıyor. Doğaldır ki vatandaşların kişisel güvenliklerine karşı girişilebilecek bu tehlikeler söz konusu olduğunda devletten koruma isteme hakları vardır. Ancak ulusal güvenlik kavramı birçokları tarafından kötüye kullanılmaktadır. Çoğu zaman aslında tehlikede olan ulusal güvenlik değil belli bir hükümet ya da güç grubudur. Sıkı yönetim ve terörle mücadele kanunları da çoğu zaman barışçı siyasi etkinliklere karşı kullanılır.  Özgürlük ve demokrasiyi koruma gerekçesiyle yürürlüğe konduğu söylenen bu güvenlik önlemleri uygulamada aslında bu değerleri büyük ölçüde çiğner.

Uygulama konusunda uluslararası düzeyde kabul edilen ölçütler önemle dikkate alınmalıdır. Uygulama için mutlaka etkili bir izleme sistemi geliştirilmesi gerekir. Bu izleme sistemi insan haklarını koruyabilmenin temel koşuludur.

Bunun yanında insan hakları için savaş hiçbir zaman kesin olarak kazanılamaz. Bu savaş her gün siyasal topluluklarda, mahkemelerde, okullarda, askeri barakalarda, cezaevlerinde ve toplumun başka her köşesinde verilmelidir.

Bu mücadeleyi kolaylaştırmak amacıyla insan hakları ve uygulamaları konusunda kapsamlı bir bilgi ve eğitim programı kesinlikle en kısa zamanda başlatılmalıdır.

İnsan hakları bir hukuk sorunu olduğu kadar bir eğitim sorunudur da. Hükümet, okul içi ve okul dışı her düzeydeki eğitimi kapsayan bir insan hakları eğitimi programı ile bütün vatandaşları, haklarının neler olduğu ve bu hakları nasıl savunacakları konusunda bilinçlendirmelidir.

Eğitimle ilgili çok önemli bir konu da insan haklarıyla ilgili stratejik görevlerde çalışan öğretmenler ve sosyal görevlerde çalışanların çocuk haklarıyla ilgili bilgi sahibi olmaları, cezaevi koruyucularının, tutukluların haklarıyla ilgili bilgi edinmeleri, emniyet personelinin kendi davranış kurallarını, tıp ve psikiyatri uzmanlarının hastalarına davranış yöntemlerini bilmeleri gerekir.

Ayrıca Birleşmiş Milletler şikayet sistemleri konusunda geniş ölçüde bilinçlenme yaratacak çabalar gereklidir. Nasıl şikayet edilebileceği konusunda avukatlar, yerel insan hakları grupları ve diğer insanlar için kurslar düzenlenmelidir.

İnsan haklarını korumaya yönelik etkili bir politika siyasal istencin ötesinde bir takım değerler de gerektirir. Bazı hükümetler insan hakları konusunda iyi niyetli de olsalar, bu amaçlarını gerçekleştirebilecek kaynaklardan yoksundurlar.

Ekonomik ve toplumsal haklar söz konusu olduğunda insan hakları ile parasal kaynak sorunu arasındaki ilişki daha da belirginleşir. Bu sorun sağlık hizmeti, eğitim, beslenme ve barınak olanakları konusunda ağırlıklı olarak hissedilir.

Genel olarak göz attığımız insan hakları konusunda biraz da ülkemiz boyutunda değinelim: Hepimiz biliyoruz ki ülkemiz, insan hakları çiğnenmesi konusunda oldukça sorunlu bir yapıya sahiptir. 12 Eylül Askeri Darbesinin ve onun uzantısı sivil yönetimin yıkımı altında insan hakları uzun süre baskı altında bırakılmıştır. Bu dönemin işkenceler, idamlar, cezaevleri konusundaki tutumları hatırlardadır. Darbe anayasası, yasalar, sürgünler ve kürt sorunu toplumun hala gündemindedir.

Anayasanın 25. Maddesinde "herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz", denmesine rağmen bir takım diğer maddelerinde bu görüşün tam aksi sınırlamalar konulmuştur ki bu maddeler toplumda dinsel inançları doğrultusunda davrananların ve sınıflar arası eşitsizliğin giderilmesine çalışanların suçlanıp hüküm giymelerine neden olmaktadır. Ayrıca uygulamada özgürlüklerin kısıtlanmasına haksız ve yersiz mahkumiyetlere yol açmaktadır.

Bu nedenledir ki, zaman kaybetmeden kişi hak ve özgürlüklerine getirilen tüm anayasal ve yasal engeller kaldırılmalıdır.

Olağanüstü Hal Yasası'ndaki düzenlemeler bir an önce yapılmalı ve bu yasada yer alan sürgün yetkisi derhal yok edilmelidir. Sürgünün yasadaki tanımı "Kamu düzenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplumların bölgeye girişini yasaklamak, BÖLGE DIŞINA ÇIKARMAK veya bölge içinde belirli yerlere girmesini ve yerleşmesini yasaklamak" şeklindedir.

Her ne kadar sürgün bir ceza değildir, idari bir tedbirdir deniyorsa da sonuçları itibarıyla sürgünün kişi haklarını acımasızca zedeleyen ve hatta yok eden bir ceza olduğu tartışma kaldırmaz.

Sürgün olayının insan hakları ile bağdaşır bir yanı olmamakla beraber bu tür uygulamalar insanlarda; devlete ve idarecilere karşı güvensizlik yaratmak dışında bir sonuç getirmez.

İnsan hakları çiğnenmesi konusunda ülkemizin diğer iki önemli problemi işkence ve ölüm cezalarıdır.

ARALIK 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kabul edilmiş ve ülkemizce de benimsenmiş olan "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde ve buna dayalı olarak 1966'da kabul edilen "Siyasal Haklar ve Yurttaşlık Hakları Sözleşmesi"nin 4. Maddesinde, kişilerin "yaşama hakkına, işkenceye, zulme, insanlık dışı ve aşağılayıcı işlemlere uğramama hakları"nın olduğu belirtilmiştir.

Bu bağlamda, siyasal iktidarın yöneticilerinin; "ülkede işkence yoktur" demeleri, işkenceye taraftar olmadıklarını ve içtenlikle karşı çıktıklarını söylemeleri yetmez. Çünkü, bağımsız mahkemeler işkence vardır diyor ve suç duyurusunda bulunuyorsa İŞKENCE VARDIR. İşkencenin adalet, hukuk, insan hakları ve demokrasimizde açtığı yaraları sarabilmek için hükümetlerimiz imzalamış oldukları uluslararası sözleşmelere harfiyen uymak zorundadırlar.

Ölüm cezalarına gelince, hükümet hangi gerekçeyi gösterirse göstersin, infazcılar hangi yöntemle gerçekleştirirse gerçekleştirsin, ölüm cezası insan hakları sorunundan soyutlanamaz. Artık bu çağ dışı kalmış  ceza sistemini çöp tenekesine atmanın zamanı geldi geçiyor.

Modern ceza hukukunda cezanın amacı suçluyu ıslahtır. Ölüm cezası yerine suçluyu ıslah edici kurumlar, çareler, cezalar bulunmalıdır. Bunlar bulunamıyor ve ölüm cezası çare olarak görülüyorsa buna başvuran her devlet insanına yenik düşmüş, çaresizliğini kabul etmiş devlettir.

Bizler şu anki koalisyon hükümetinin kurulduğu ve hükümet programının hazırlandığı dönemde bu konulardaki katkılarımızı esirgemedik ve çözümler getirebileceğimizi düşünerek umutlandık, mutlu olduk. Ancak şunu söylemek zorundayım; umutlarımı yavaş yavaş kaybediyorum.

Hükümet kurulalı tam olarak 365 gün geçmiş olmasına rağmen bu konularda hükümetin getirdiği hiçbir çözüm yoktur. Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu'nun  ne şekilde çıktığı herkesçe bilinmektedir. İnsan Hakları Bakanlığı, adı var kendi yok bakanlıklardan biri olarak ömrünü tamamlamayı beklemektedir.  Bu içi boş bakanlığın bakanı, sorgusuz sualsiz yapılan infazları izlemekle zaman öldürmektedir. Karakollar şeffaf hale getirilmiştir. Karakollarda gelen insanlara kibar davranılmaktadır ancak insanların karakollar arası gezintiye çıkarıldıkları araçlar şeffaf değildir. Bu araçlar içerisinde insanlarımıza turistik gezi yaptırıldığını kimse sanırım iddia edemez.

Herşeye rağmen hükümetin başı sayın Başbakan'ın istemiş olduğu beş yüz gün sürenin sonunu azalan umudumla ve büyük merakla bekleyeceğim. Bu beş yüz günün sonunda hiç olmazsa insan hakları ile ilgili alanlardaki sorunların çözülmüş olduğunu görmek umuduyla saygılar sunuyorum.


Mart 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

KURULTAYIN ARDINDAN SEVİNMELİ Mİ, AĞLAMALI MI?

25-26 Ocak 1992 Sosyal Demokrat taban için yeni bir dönüm noktasıdır. Bu noktaya gelirken yine kısır tartışmalara girilmiştir. Kısır tartışmalar diyorum, çünkü somut çözümler, amaç ve ilkeler, gelecek hazırlıkları geri planda kalırken liderlik yarışı ön plana geçmiştir.

Bu noktada bir parça geriye gidecek olursak kurultay öncesi tartışmaları karşılıklı belli kalıplar halinde toparlayabiliriz.

Baykal taraftarları (Baykalcılar)

İnönü taraftarları (İnönücüler)

Baykalcılar       20 Ekim de  partimiz çok ağır bir yenilgiye uğramıştır.

İnönücüler       20 Ekim Sosyal Demokrasinin zaferidir, Sosyal Demokratlar iktidar olmuşlardır.

Baykalcılar       İnönü'nün misyonu bitmiştir. Parti üst yönetiminin yetersizliği ortaya çıkmıştır. Bu yönetim partiyi uçurumun kenarına getirmiştir.

İnönücüler       Seçimlerde yeterince oy alamamamızın nedeni parti içi karışıklık ve iki başlılıktır.

Baykalcılar      CHP'de ve SHP'de ve hatta ANAP'ta parti içi karışıklığın en fazla olduğu dönemlerde bu partiler oylarını artırarak seçim kazanabilmişlerdir. Parti içi karışıklık seçim yenilgisine neden olan belirleyici faktör değildir.

İnönücüler       Belediyeler ve halk tarafından iyi anlaşılamayan HEP katılımı da oy kaybına neden olmuştur. Bunlarda üst yönetimin suçu yoktur.

Baykalcılar      Partimiz sosyal demokrasi söylemini gerçekleştirememiş, bu söylemi diğer partilerin liderlerine kaptırmıştır. Bunun sorumluluğu partinin liderinde ve üst yönetim kadrosundadır. Genel başkan, parti programı, tüzüğü, ilkeleri üzerinde  yeterli çekiciliği sağlayamamış, halkta heyecan yaratamamış ve mevcut fikirleri aktaramamak durumunda kaldığı için parti oy kaybına uğramıştır.

İnönücüler      Partinin mevcut politikaları zaten biliniyordu, bunu diğer siyasi partiler benimsedi ve söyledi diye biz başka fikirler bulmak zorunda değiliz. Bizim ilkelerimiz bellidir. Bunu diğer partilerin de benimsemesi bizi sevindirmelidir. Bu iktidar sosyal demokrasi iktidarıdır. Sosyal demokrasinin zaferiyle karşı karşıyayız.

Baykalcılar      İnönü'de liderlik vasıfları bulunmamaktadır, bu işi götüremiyor.

İnönücüler     Baykal'dan lider olmaz sıkışınca kaçar sorumluluk yüklenemez. Ben aldığım aile terbiyesi gereğince partimi zor durumda bırakıp gidemem sorumsuz birine liderliği terk edemem.

Baykalcılar     İnönü birkaç kez sıkışıp istifa ettiğini ve zorla döndürüldüğünü unutuyor.

İnönücüler     Baykal ve takım arkadaşları gelirse iktidar ortaklığımız biter biz istifa ederiz ve hatta yeni kurulacak hükümete güvenoyu bile vermeyebiliriz. 

Baykalcılar    Bunlar şantajdır, tehdittir. Biz iktidar ortaklığını sürdürmek kararındayız. İlk önceleri iktidar ortaklığının üzerine atlamayıp geri durmamızın nedeni iktidardan Sosyal Demokrat Halkçı Parti adına daha büyük pay koparmaktı, ama olan olmuştur bu iktidarı bu haliyle sürdürmek zorundayız ve sürdüreceğiz.

İnönücüler    Baykal, takım arkadaşları ile birlikte koltuk kavgası yapıyor. Kendi çıkarları uğruna partiyi yıpratıyor. Rahat çalışabilmemiz için genel başkan olarak beni seçerseniz parti meclisine de benim gibi düşünen arkadaşlarımızı seçin.

Baykalcılar    Bize hizip adını koyan yönetim bir hizip ruhuyla hareket ederek partide tek yönlü düşünen bir topluluğun üstünlüğünü sağlamaya çalışıyor. Başbakan yardımcısı ve bakan arkadaşlarımız görevlerine devam edebilir. Biz partimizin fikirlerini yayarken, yenileşirken ve ilgi çekici hale getirirken bu arkadaşlarımız hükümetteki icra görevlerini yürütebilirler. Bu çelişkili bir durum değildir.

İnönücüler    Partiyi biz yönetelim bakanlar sizden olsun deniyor, bu nasıl olacak, parti başka, iktidar başka ellerde, bu iş böyle yürümez.

Baykalcılar    Yeni bir liderlikle ve bütün fikirleri kapsayan bir parti meclisiyle ilk seçimlerde partimizi iktidar yaparız. Bütün dünyada sosyal demokrat partiler ön plana çıkarken biz sürekli gerilemekteyiz. Tek çözüm yolu vardır. Değişim. Değişim............

Bu ve buna benzer daha bir çok görüş ve karşılıklı atışma. Sonuç % 50, % 50 kemikleşmeye yüz tutmuş bir SHP tabanı.

Bu kurultayı kim kazandı.................?

Sayın genel başkanımız bu kurultayda kağıt üzerinde 30/2= 15 oyla kazanmıştır. Ama gerçekten kazanmış mıdır..? Bir  kitle partisinin genel başkanı yaklaşık 10 yıl gibi bir süre genel başkanlık yaptıktan sonra partisini "Binde on beş"lik bir farkla yönetebilir mi? Arkasında Büyükşehir belediye başkanları, bakanlar, milletvekillerinin % 80'i parti meclisindeki çoğunluk olduğu halde " Binde on beş"lik bir fark kazanmış olmak sonucunu getirir mi?

Sayın Erdal İnönü liderlik sırası bekleyen adaylarca desteklendiğinin farkında değil mi? Yoksa sayın İnönü de amaçları uğruna onları mı kullanıyor?

Kurultaydan birkaç gün öncesine kadar Deniz Baykal'ın bürosunda ahkam kesen mevcut yönetimi ve lideri yerden yere vuran bir takım kurultay delegelerinin kurultayda oylarını mevcut lider ve yönetim lehine kullanmalarının altında bir şeyler aranmaz mı? İktidara aç bir parti tabanının ve delegelerinin koalisyonun bozulması korkusuyla mevcut yönetime devam demiş olmaları bu yönetimin başarılı olduğu için görevde kaldığını gösterir mi?

Diğer yönden bakacak olursak binde on beş oy farkıyla liderliği ve yönetimi kaybeden bir gruba hizip denebilir mi? Genelde % 49 oy, örgütte ise % 52 lik oy yoğunluğuna sahip olan bir grup, hizipler topluluğu mudur? Bütün olumsuz koşullara rağmen karşısında iktidar olanaklarını kullanan milletvekilleri, kurucu üyeler ve parti meclisinde ağırlıklı destek bulan, HEP faktörünü de yanında tutan bir gruba karşı bu çoğunluğu sağlamak bir birikimin ifadesi değil midir? Koltuk hırsına sahip denilen bir lider adayının peşinden, karşılık beklemeden bir partinin % 49'u gidiyorsa bu lider adayı gerçekten katı bir koltuk hırsıyla mı böyle davranıyor? Yaklaşık 20-25 yılını politikaya harcamış bu işin içinde yoğrulmuş bir insanın lider vasıfları taşıdığı halde bu konuda kendinden zayıf olduğunu düşündüğü bir insanın karşısına çıkarak bu işi ben daha iyi yaparım demesindeki yanlış nedir? Genel olarak bakarsak, bu çıkışların zamanlaması doğru mudur? Liderlerin çevresindeki kadrolar sağlıklı ve yeterli görüntü verebiliyorlar mı? Toparlayıcı bir liderlik havası yaratabiliyorlar mı? Liderler özverili davranabiliyorlar mı?  Kişiselliği aştıklarını ifade edip gösterebiliyorlar mı?

Bu sorular çoğaltılabilir. Her soru yoruma açıktır ve herkes kendine göre farklı yorumlar yapabilir. Ama şu açık ki bu kurultay net bir çözüm getirememiştir. Kazanan veya kaybeden çok net ortaya konulamazken liderlikten ötede kazanılanlar veya kaybedilenler pek açık değildir. Ancak bütün olarak görünen odur ki bu kurultayda yine SHP kaybetmiştir.

Bu kaybı kazanca dönüştürebileceğimiz inancındayım. Tek bir şartla bunu gerçekleştirebiliriz. Bu şart insanların artık soğukkanlı düşünmeye başlamaları şartıdır. Partideki cepheleşme uç boyutlara varmıştır. Bu kurultayın sonucu gösteriyor ki ortamı kendiliğinden oluşmadıkça bu partide lider ve kadro değişikliği olmayacaktır. Liderlik yarışı artık dondurulmalı ve tekrar gündeme getirilmemelidir. Liderlik ve kadro değişimi zamanı geldiğinde doğal bir gelişimle gerçekleşmelidir.

Artık herkesin yapması gereken şey havayı yumuşatmaktır. Bunun bir anda olması mümkün görülmese de buna çaba göstermek zorundayız. Herkes şimdi parti programını, ilkelerini zenginleştirmek için çalışmalara başlamalı. Değişim diyenler bu değişimin somut çözümlerini ceplerinde saklamaktan vazgeçerek gün ışığında çıkarmalıdırlar. Mevcut yönetim de bu yakınlaşmaya destek vermeli ve oturdukları yerin babalarının malı olmadığının bilincinde olarak partinin parçalanması ve erimesi uğruna bir inatlaşmayı sürdürmemelidir. Hep birlikte oluşturulacak olan yeni söylemi tüm Anadolu'da seslendirebilmeli ve bunu yaparken yine kimseye mal edilmeden yapılmalı. Bir yarış varsa bu yarış partiyi geliştirmek için olmalı ve bu yarışı iyi götürenlerden oluşan bir ekip kaçınılmaz doğal bir sonuç doğrultusunda taban tarafından olağan kurultaylarda seçilerek partinin yönetimine getirilmelidir.

Olaya gençler açısından bakacak olursak, her zaman ifade etmişimdir, gençler üst yapıdaki hastalıkları kesinlikle taşımamalılar. İyi bir gelecek istiyorsak, biz gençler yapılan yanlışları görüp bundan dersler çıkarabilmeliyiz ve doğru olanı yapma yolunda adımlar atmalıyız. Biz temel doğrulardan sapmadan hareket edebilirsek hem üst yapıdaki insanların düştüğü hatalara düşmeyiz hem de sonradan karşımıza konabilecek geçmiş yanlışlarımız olmaz. Bir kurultay yaşadık. Hepimiz kendimizi belli inançlar uğruna taraflı tutum takınmak zorunda hissettik. Ancak, kurultayın sonucunu herkes içine sindirebilmelidir. Artık genel başkanımız bellidir. Genel başkanımıza herkes saygı duymalıdır. Genel başkanlık yarışını kaybetmiş olması sayın Deniz BAYKAL'ın partideki kimliğinin silinmesine neden olamaz. Bu parti büyüğümüze de gereken saygıyı aynı dozda göstermek zorundayız 

Her iki lider adayı da insandır, her ikisinin de hataları olabilir. Bunu kabullenmeli ve partimize lazım olan bu iki büyük insanı her ne şekilde olursa olsun harcatmamalıyız. Yarış anında söylenen sözler kırıcı olabilir. O sözler kurultayda kalmıştır. Stres altında söylenmiş sözlerdir. Hepsi unutulmalıdır. Bir tek insanın bile harcanmasına partimizin tahammülü yoktur. Bunun bilincine herkes varmalıdır.

Gençlik, kurultayda yaşanan doğal kamplaşmanın kurultayda kaldığını Baykal'cı İnönü'cü gibi kavramların yerini çözüm üretme mücadelesinin aldığını herkese göstermelidir. Gençlik bunun öncülüğünü yapmalı ve olması gerekeni, yeni gençliğin topluluğun lokomotif gücü olduğunu kanıtlamalıdır.

Ben kendi adıma İnönü'cü, Baykal'cı ayrımını unuttum ve bütün dostlarıma, arkadaşlarıma aynı mücadelenin savaşçıları olarak bakıyorum. Hepimiz birbirimize muhtacız ve ne yaparsak hep birlikte yapacağız. Yeter ki temel doğruları yıkmayalım. Küçük anlık hesapların peşinden koşmayalım. Evrenselliği yakalayarak geniş ufuklara sahip olalım.

Son olarak diyorum ki, eksik olan şeyi, bütünsel çalışma ruhunu yakalayıp, ahengi yaratalım. Bir orkestra yapısında çok seslilikten, tek bir uyumlu melodi çıkarmayı başaralım..

Ocak 1992/Sosyal Demokrasi İçin GELECEK

GÖREVDEN KAÇMAYALIM

Yazıma başlarken bana ve benim gibi sade herhangi bir siyasi etiketi olmayan insanlara yazma hakkını verdikleri için yayın kuruluna teşekkür ediyorum.

12 Eylül'ün depolitizasyon ortamında Lise 1. Sınıfa başladım ve o ortamda yetişerek üniversiteyi okudum. O ortamın sonucu olan köşe dönücü fikirlere hapsolmuş insanların arasında piyasanın ortasına düştüm. Benim gibi bir çok arkadaşım da aynı süzgeçten geçtiler. Kimi serbest çalıştı, kimi özel, kimi de kamu kuruluşlarında görev aldılar. Kimileri de halen yolunu çizememiş durumda.

Politikayı küçüklüğümden beri sevdim, halen de seviyorum. Sorunları tartışmayı, bu sorunlara çözüm üretmeyi ve çözümlerden sonuç almayı seviyorum. Ülkemizin çağdaş bir konuma oturması için politikanın üst düzeyde ve sağlıklı yapılması gerektiğine inanıyorum. Politikacıların parmakla gösterilmesini, saygın insanlar olmasını istiyorum.

Bu insanların; kendi yaşamlarıyla, aileleriyle, davranışlarıyla topluma örnek olmaları gerektiğini savunuyorum ve bunun için bir süredir mücadele ediyorum. Yaşamım boyunca da bu mücadeleyi sürdüreceğim.

Benimle başlayan, benimle 12 Eylül'ü yaşayan, okuyan, mezun olan veya olmayan, çalışan veya çalışmayan hatta, okumayan insanların hemen hemen hiç biri politikayı sevmiyor. Çünkü Türkiye'de politikanın adı çirkeflik, sahtekarlık konmuş. Politikacıya komisyoncu denir olmuş, politikacılık köşe dönmek için yapılır hale gelmiş. Bilimsel çalışmalar yapan, araştırmacı, takipçi, dürüst insanlar politikaya uzak durmuşlar. Politikaya atılan sağlıklı fikirlere sahip üretken insanlar o çarkın içinde üretemez olmuşlar, dişliler arasına sıkışıp kalmışlar.

Diyorum ki, artık mevcut politikacıları değiştiremeyiz. Bu mümkün değil. Çünkü bu insanlar içinde bulundukları koşullara alışmışlar, içlerine sindirmişler veya sindirmek zorunda kalmışlar. Yapılan yanlışlıklar kural haline gelmiş ve bu kuralları yıkamıyorlar.

Bize düşen görev yapıyı değiştirmektir. Siyasi partilerin en alt kademelerinden, en alt birimlerinden başlayarak, aceleci tavırlardan uzak, sabırlı, kısa, orta, uzun hedefler belirleyerek ve çok uzun yılları göze alarak bu mücadeleyi başlatmayı da görev bilmeliyiz.

Araştırmacı, bilimsel tavırlı ve objektif düşünebilen insanları genç olsun, yaşlı olsun siyasi kadrolara katmak için gerekli tüm çabaları göstermeliyiz. Artı bu insanlar siyasete girmeli ve buna hiç üşenmeden en alttan, yani üyelikten başlamalılar. Üyeler olarak siyasal partilerde çoğunluğu sağlayacak düzeye gelindiğinde artık siyasal kadroların oluşumunda daha sağlıklı bir yapı geliştirilebilir. Bu insanlardan oluşacak üyeler delegeleri, delegeler üst yönetim birimlerini, milletvekillerini, genel başkanlarını seçeceklerdir. Sağlıklı yapıya sahip üyelerin temelde başlattığı hareket tüm yapıyı belli bir dönemde ele geçirecektir ve siyaseti kötü yola düşürenler bu yapıyı terk etmek zorunda kalacaklardır. 

Tepeden tırnağa çalışkan, üretken, mantıksal düşünen insanlardan oluşacak siyasi partiler etkin kadrolarıyla birbirlerine alternatif olacaklar ve halkımız kötünün iyisini seçmek zorunda kalmaktan nihayet kurtulacaktır. Artık en iyiyi seçmek için, siyasi kadroların önlerine koyacakları çalışmaları incelemek ve denetlemek zorunda kalacaktır.

Bu gelişmeler doğal olarak bu günden yarına gerçekleşebilecek kadar basit değildir. Uzun vadede bir noktaya gelinebilir, ancak sabırlı ve sağlam hareket etmek gerektiği kesindir.

Kısa vadede yapılabilecek çalışmalar daha çok biz gençlerin yapacağı çalışmalardır. Gençler olarak biz demokrat insan davranışlarını benimseyerek ve bu davranış biçimini yaymaya çalışarak işe başlayabiliriz. Bunu yaparken de hiç kimseye bağımlı olmadan kendi karakterlerimizle, kişiliklerimizle ve güçlü irademizle yol almalıyız.

Gençlik çok yakın bir geçmişe kadar bir takım gizli eller tarafından yönlendirilmiş ve kullanılmıştır.

Aslında gençliğin heyecanı, bitmez tükenmez enerjisi kötü ellerde, yanlış amaçlar için çalışan bir alet haline sokulmuş. Gençlik bu kamburu sırtından artık atmalıdır. Üretken, sistemli, plancı ve olgun olduğunu kanıtlamalıdır.

Biz gençler kendi içimizde sağlam karakterler oluşturabilirsek güç sahibi olabiliriz ve toplumun iyiye, doğruya yönelmesini sağlayabiliriz.

Sağlam karakterler oluştururken, toplumsal ve siyasal konularda aktif olmalıyız, içimizde her konuda iş birliği yapmalıyız, yanılabilir olduğumuzu kabul ederek, deneysel araştırmacı kafa yapısıyla edineceğimiz deneyimler sonucunda görüş ve fikirlerimiz değiştirebilme yetkisini gösterebilmeliyiz. Eleştiriye açık olmalıyız ve herşeyden önce kendi doğrularımıza bile eleştirel bakabilmeliyiz. Değişimlere açık olarak tutuculuğa karşı çıkabilmeliyiz. Bütün bunları yaparken geniş hoşgörü sahibi olmayı unutmamalıyız. Birbirimize güvenmeliyiz ve sorumluluk taşımaktan korkmamalıyız.

Biz bunları başardığımız ölçüde isteklerimizi, yaşama geçirebiliriz ve kendi ayakları üzerinde duran, kendine güvenen, üreten, düşünen toplumu yaratmak yolunda büyük adımlar atmış oluruz.

Eğer yazmış olduklarıma inanıyorsanız görevden kaçmayın. Biz ve bizim  gibi düşünenlere toplumun ihtiyacı var. Hepimiz sorumluluk duyalım. Geleceğimizi biz kuralım, bu yolda çaba harcayarak görev alalım. Değişmez demeyelim. Değiştirelim.

                                                                                      

15 Şubat 2001 / İMO Bülten

AYAĞI YERE BASMAYAN HAYALLER

Biz insanların belki en güzel belki de en aptalca özelliklerinden biridir hayal kurmak.

Hayal kurmanın ne zaman güzel ne zaman aptalca olacağı da bize bağlıdır neyse ki.

İddialı bir cümle kayıt  edeceğim izninizle: "Bir toplumun ayağa kalkabilmesi ve ayakta kalabilmesinin temel unsurudur hayaller, eğer doğru inşaa edilirlerse".

Diğer toplumları bilmiyorum ama kendi içinde bulunduğum toplumla ilgili oluşan bir çok yargımdan biri de hayallerimizi bile doğru kuramadığımızdır.

Ya hiç hayal kurmayız ve sabit düşüncelerle statükoyu koruyanlar sınıfına gireriz, ya da hayallerimiz hiç bir temele dayanmadığı için değerlendirme sınırları içine alınmaz ve yaratıcı hiç bir sonuç alamayız.

Hayal kuramayanlarımız her yeni atılımın önüne var gücüyle engel oluşturur; sürekli olmazları anlatır, moral bozar, motivasyonu düşürür. Fazla hayal kuranlarımız ise hiç bir metodik ve sistematik düşünce yapısı geliştirmeden ve hiç bir ipucuna ulaşmadan, dilimizde "işkembeden atma" şeklinde tabir edilen hayaller kurarlar.

Ayrıca belirtmeliyim ki bu hayallerin hiç biri de toplumsal değildir. Bireysel hayallerdir hep zihnimizi kurcalayan.

Vatandaş hayal kuruyor, maaşı 120 milyon liradır, hayali; lüks bir villa, bahçesinde Cherokee Jeep, hizmetçiler, barlar, pavyonlar, sirtaki, kırılan porselenler, yakılan peçeteler.

Politikacı hayal kuruyor, maaşı 1.5 milyar liradır, gelen gidenin çay parasına yetmez, hayali; milyonlarca Dolarlık villalar, çiftlikler, ailenin her ferdine süper lüks binek otolar, jeepler, deniz kenarında yatlar, yurtdışında Miami'de yazlıklar, sırdaş hesaplarda Dolarlar, bu gönençi sürdürecek daha yüksek makamlar (gerçi bir çoğu bu hayallerini gerçekleştiriyor da).

Bu uçların dışında az da olsa doğru ve temelli hayaller kuranlarımız da bulunuyor doğaldır ki: Ben kendimi bu sınıfa koyuyorum (bu yazıyı yazdığıma göre olayın az da olsa bilincindeyim) ve yapacaklarımı hayal ediyorum:

İçinde bulunduğum her ortamda; akıllı, düşünen, üretken, bireyselliği aşmış "insan"larla örgütleneceğim.

Bu biçimde örgütlenenlerle dialog içinde bulunacağım. Öncelikle kendi içinde bulunduğum iş ortamında, sonra meslek örgütümde, sonra siyasi bünyede sonra da sosyal birimlerde en doğru kişilerin en doğru yerlere gelmesi için mücadele edeceğim.

Doğru insanların örgütsüz biçimde ve dağınıkça yaptıkları çalışmalar boşa giderken hiç haketmeyen insanların denge adına biryerlere gelmelerine engel olacağım.

Kaliteyi ve başarıyı ödüllendirirken, başarısızlığı, iş savsaklamayı, suiistimali ve üretimden uzak tüm aylaklıkları dışlayacağım ve bu davranışları benimseyenlerin; içinde bulunduğum tüm örgüt, kurum ve birimlerden uzaklaştırılmalarına çabalayacağım.

Tu - kaka kolaycılığına düşmeyeceğim ve kötü yapılan işleri iyi yapmaya her türlü yüküne ve sorumluluğuna rağmen talip olacağım.

Devletin tüm birimlerinde seçilmiş veya atanmış, saydığım düşüncelere sahip kişilere destek olacak ve ayakta durabilmeleri için onlara güç vereceğim.

Her olayı, görüntü yanılsamasına kanmadan özüne inerek değerlendireceğim.

Hayallerimi, oluşturmaya çalıştığım bu temeller üzerine kuracağım.

Bu hayalleri paylaşanların çoğalacağını hayal edeceğim ve çoğaltmaya gayret edeceğim.

Çoğaldıktan sonra da durumu analiz eden, sorun noktalarını tespit eden, çözümleri üreten ve uygulamaya geçiren, uygulama süreci boyunca gerektiği her anda revize edebilmeyi beceren dinamik ve sistematik düşünce yapısının yaygınlaşmasına çabalayacağım.

Temelleriyle birlikte başka hayaller de kuruyorum:

65 milyona ulaşan nüfusumuzun %20'sinin aç, %60'ının yoksul toplam %80'inin sıkıntılar içinde süründüğünü bilerek yeni pazarlar bulunabileceğini, ihracat hacminin büyütülebileceğini, buna bağlı olarak üretimin  arttırılabileceğini, üretimle birlikte yeni istihdam sağlanabileceğini, sonuçta milli gelirin yükselebileceğini ve dengeli bölüşümün sağlanabileceğini hayal ediyorum.

1950'lerde fert başına düşen milli geliri 70$ olan Güney Kore'nin 250$ ile önündeyken, 1985'lerde aynı düzeyde eşitlendiğimizi, bugün biz 2800$'da iken onların 9.000$'ı aştıklarını ve aynı düzeylerde yola çıktığımız Yunanistan'ın bugün 12.000$ rakamını geride bıraktığını unutmadan; doğru liderlerle, doğru yöneticilerle bu rakamların hedefllenebileceğini ve ilk etepta yöneticilerimizin çabalarımızla değişebileceğini ve bu rakamlara akılla, bilgiyle ve inançla ulaşabileceğimizi hayal ediyorum.

Doğru örgütlenmeler oluşturulabilir ve bu örgütlenmeler siyasete lider temsilcilerini enjekte edebilirlerse gerçek halk iktidarlarının oluşabileceğini ve bu iktidarların her türlü platformda doğru yaklaşımlarla insanlığın ve vatandaşlarımızın haklarını akıl yoluyla koruyabileceğini hayal ediyorum.

Sanayi devrimini, sanayi çağını, sanayi toplumu olma şansını kaçırmış olan toplumumuzun teknolojiye dört elle sarılan yeni bir anlayışla bilgi çağını yakalayabileceğini, bilgi toplumu olabileceğini hayal ediyorum.

Herkesin gönençten pay alabildiği "paydaş toplum" olabileceğimizi hayal ediyorum.

Sanayi uygarlığının "özgür birey"lerini oluşturamadık ama bilgi uygarlığının "örgütlü toplum"unu özgür bireylerle oluşturabileceğimizi hayal ediyorum.

Daha bir çok hayalim var ve bunları tespit ettiğim şu temellere oturtuyorum:

Türkiye'de hiç umulmadığı kadar fazla sayıda, "beyin" olarak tanımlayabileceğimiz insan kaynağımız mevcuttur.

Bu insanlar pratik zekaya sahip, açık zihinli, araştırmacı, istekli, genç ve dinamik unsurlar olarak (henüz kaçma fırsatı bulamadıklarından) elimizin altındadır.

Bu insanları doğru yerlerde doğru biçimlerde değerlendirerek, aşağıda gözden geçireceğimiz duruma bağlı göstereceğimiz çözümlerde kaynak olarak kullanabileceğiz.

Genel bir değerlendirme ile:

Toplumda; politik alan, kültürel alan, ekonomik alan gibi insanların gereksinimlerini karşılamak üzere oluşmuş alanlar var ve her birinin kendi içinde bir yapısı, sistemi, işleyişi var. Bunlara bağlı bir takım normlar ve değerler de mevcut. Ancak toplumu dinamize eden unsur bunların tamamen dışında ve o da teknolojiden kaynaklanıyor.

Teknolojik alan; uygarlık çizgisini veren bir alandır.

Tarım toplumunda kullanılan geleneksel teknolojiler sanayi toplumunda mekanik düşünceye dayalı teknolojiler haline gelmiş ve teknoloji bir düşünce yapısı olmuştur.

Teknoloji: organize bilim bazlı bir düşüncedir.

Teknolojinin işleyiş yöntemi ise bilimselliktir.

Teknoloji üretmek için "organize bilgi" üretmeniz gerekir ki bu da zihinde üretilir.

Bu sistemin merkezinde insan ve insanın "temelli hayal gücü" vardır.

Ancak bilim bazlı düşünceye dayalı olarak teknoloji  üretebilirseniz ve teknoloji geliştirebilirseniz toplumu yenileyebilirsiniz.

İnsanların ekonomik alanda çıkarları, politik alanda ideolojileri, kültürel alanda değerleri vardır. Sosyal alanda bağımlılıkları ve ilişkileri vardır ve insanlar çevrelerine; inançları, ideolojileri, değerleri, bağımlılıkları ve çıkarları açısından bakarlar. Tüm değerlendirmelerini de bu bakış açısıyla geleneksel düşünce yapısıyla yaparlar.

Ancak, bunlardan başka bir düşünce yapısı olması gerekir ki o da bilim bazlı düşünce yapısıdır.

Türkiye'de ortaya çıkan didişmeler ve karşıtlıklar bu geleneksel dünya görüşünden kaynaklanmaktadır.

İki tür düşünce yapısı vardır aslında: içe dönük veya dışa dönük.

Bizim toplumumuz bir olayla karşılaştığında olayı iç dünyamıza alır, duyar, hisseder  ve içe dönük, geleneksel düşünce yapımızla olan biteni değerlendirirken, Batı; mekanik düşüncede, dışa dönük bakış açısını ve bilgi bazlı bakış açısını birleştirerek değerlendirmelerini yapıyor.

Bizim toplumumuz sadece yaratıcılığı ölçüsünde bilgi üretebilirken, yani "hayal gücü"nü içeren sağ beynimizi kullanırken, Batı; "mekanik beyin" olan sol beyni hayal gücü ile birleştiriyor ve yaratıcı gücü ikisinin sentezinde buluyor. Bu süreç bilgi çağını kuruyor.

Sonuç olarak bu kadar yazıdan sonra şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız gibi uzun uzadıya yeni ifadeler kullanmadan kısaca şunları belirterek yazımı noktalamak istiyorum:

Çözüm çok kısa ve nettir ve biz bu bağlamda "bilim bazlı Türk toplumunu yeni baştan dokuyacak politikalar oluşturmalı ve "uygar yeniden yapılanma"da yeni proje üretmek için; bilim bazlı düşünen, "temelli hayaller" kuran, dışa dönük bakış açısına sahip,  "mekanik düşünce" ve "hayal gücü"nü birleştirebilen insanlar ve aydınlar yetiştirerek toplumun önüne koymalıyız".

"Hep birlikte, üzerimize düşen sorumlulukları yüklenirken, görevleri de bir direktif gerektirmeden kendiliğinden yerine getirmeliyiz".      

Bülent Gürsoy